İfk hadisi: Ey Âişe! Allah'a hamdet; Allah seni temize çıkardı.

Kaynak
Sahîh-i Buhârî 2661, Kitap 52, Hadis 25
Türkçe meal

Urve b. ez-Zübeyr, Saîd b. el-Müseyyeb, Alkame b. Vakkās el-Leysî ve Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe, Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) eşi Âişe'den (radıyallahu anhâ) -iftira (ifk) ehli onun hakkında söyleyeceklerini söyleyip de Allah onu bundan temize çıkardığı zamana dair- şöyle rivayet ettiler:

Zührî dedi ki: Her biri bana onun hadisinden bir parça rivayet etti; bazısı diğerinden daha iyi belleyen ve onu daha sağlam anlatandı. Her birinden, bana Âişe'den rivayet ettiği hadisi belledim; onların rivayetlerinin bir kısmı diğerini doğrular. Şunu söylediler: Âişe şöyle dedi:

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir sefere çıkmak istediğinde eşleri arasında kur'a çekerdi; hangisinin payı çıkarsa onu yanında götürürdü. Yaptığı bir gazvede aramızda kur'a çekti ve benim payım çıktı. Hicâb (örtünme âyeti) indirildikten sonra onunla birlikte çıktım. Ben bir hevdec (deve üstündeki kapalı mahfe) içinde taşınıyor ve onun içinde indiriliyordum. Yürüdük; nihayet Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) o gazvesini bitirip dönünce ve Medine'ye yaklaştığımızda, bir gece göç için haber verdi. Göç için haber verdiklerinde kalktım ve ordunun ötesine geçinceye kadar yürüdüm. İhtiyacımı giderince konakladığımız yere doğru yöneldim. Göğsümü yokladım; bir de baktım ki Zafâr boncuğundan (yapılmış) gerdanlığım kopmuş. Geri döndüm ve gerdanlığımı aradım; onu aramak beni alıkoydu. Benim (hevdecimi) yükleyen kimseler gelip hevdecimi kaldırdılar ve benim içinde olduğumu sanarak onu bindiğim devemin üzerine yüklediler. Kadınlar o zamanlar hafifti; ağırlaşmamışlardı, üzerlerini et kaplamamıştı; yemekten ancak az bir şey yerlerdi. Bu yüzden (hevdeci) kaldırdıklarında topluluk onun ağırlığını yadırgamadı ve onu yüklediler. Ben de yaşı küçük bir kızdım. Deveyi kaldırıp yürüdüler. Ordu gittikten sonra gerdanlığımı buldum. Onların konak yerine geldim; orada kimse yoktu. Bulunduğum konak yerime yöneldim; beni kaybedip bana döneceklerini düşündüm. Ben otururken gözlerim bana galip geldi ve uyudum.

Safvân b. el-Muattal es-Sülemî, sonra ez-Zekvânî ordunun arkasındaydı. Sabahleyin benim konak yerime geldi; uyuyan bir insanın karaltısını gördü ve yanıma geldi. Hicâbdan önce beni görürdü. Bineğini çöktürdüğü sırada istircâ etmesiyle (“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn” demesiyle) uyandım. (Devenin) ön ayağına bastı, ben de ona bindim. O, bineği yederek beni götürdü; nihayet öğle sıcağının en şiddetli vaktinde konaklamış hâldeyken orduya ulaştık. Helak olan helak oldu. İftirayı üstlenen (başını çeken) kişi Abdullah b. Übey b. Selûl idi.

Medine'ye geldik; orada bir ay hasta yattım. (İnsanlar) iftira sahiplerinin sözlerine dalıyorlardı. Hastalığımda beni şüphelendiren şey, hastalandığım zamanlarda Peygamber'den (sallallahu aleyhi ve sellem) gördüğüm lütfu (şefkati) görmüyor olmamdı. Yalnızca girer, selam verir, sonra: “O nasıl?” derdi. İyileşip nekâhet dönemine girinceye kadar bundan hiçbir şeyin farkında değildim. Ben ve Ümmü Mistah, ihtiyaç gidermek için çıktığımız Menâsı' tarafına çıktık. Ancak geceden geceye çıkardık. Bu, evlerimizin yakınında helâlar edinmemizden önceydi. Bizim durumumuz çölde ya da açık arazide (ihtiyacını gideren) ilk Arapların durumu gibiydi. Ben ve Ebû Ruhm'un kızı Ümmü Mistah yürüyerek gelirken, (Ümmü Mistah) eteğine takılıp sendeledi ve: “Mistah kahrolsun!” dedi. Ona: “Ne kötü söyledin! Bedir'de bulunmuş bir adama sövüyor musun?” dedim. “Ey kadıncağız! Onların söylediklerini işitmedin mi?” dedi ve bana iftira ehlinin sözünü haber verdi. Hastalığım üstüne hastalığım arttı.

Evime döndüğümde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yanıma girdi, selam verdi ve: “O nasıl?” dedi. Ben: “Bana anne babamın yanına (gitmem için) izin ver” dedim. (Âişe) dedi ki: O sırada haberi onların tarafından kesin olarak öğrenmek istiyordum. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana izin verdi. Anne babamın yanına geldim ve anneme: “İnsanlar ne konuşuyor?” dedim. Şöyle dedi: “Kızcağızım! Bu işi kendine hafif tut. Vallahi bir adamın yanında, onu seven, güzel ve kumaları olan bir kadın pek nadirdir ki (kumaları) onun aleyhinde (sözü) çoğaltmasınlar.” Ben: “Sübhânallah! İnsanlar gerçekten bunu mu konuşuyor?” dedim. (Âişe) dedi ki: O geceyi sabaha kadar gözyaşım dinmeden ve gözüme uyku girmeden geçirdim. Sonra sabahladım.

Vahiy gecikince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ailesinden ayrılma hususunda onlara danışmak için Ali b. Ebû Tâlib'i ve Üsâme b. Zeyd'i çağırdı. Üsâme, onlara (Peygamber'in ailesine) karşı içinde bildiği sevgiye göre ona görüş bildirdi. Üsâme şöyle dedi: “Ey Allah'ın Resûlü! (O senin) ailendir; vallahi biz (onun hakkında) hayırdan başka bir şey bilmiyoruz.” Ali b. Ebû Tâlib ise şöyle dedi: “Ey Allah'ın Resûlü! Allah sana darlık vermemiştir; ondan başka kadınlar çoktur. Câriyeye sor, sana doğruyu söyler.” Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Berîre'yi çağırdı ve: “Ey Berîre! Onda seni şüphelendiren bir şey gördün mü?” buyurdu. Berîre şöyle dedi: “Hayır! Seni hak ile gönderene yemin olsun ki onda ayıplayacağım bir şey görmedim; ancak o yaşı küçük bir kızdır, hamuru (beklerken) uyuyakalır da evcil koyun gelip onu yer.”

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün kalktı ve Abdullah b. Übey b. Selûl'e karşı (cezalandırırsa) mazur görülmesini istedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ailem hakkında eziyeti bana ulaşan bir adama karşı kim bana yardım eder (beni mazur görür)? Vallahi ben ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Bir adamı da andılar ki onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum; o, ailemin yanına ancak benimle birlikte girerdi.” Bunun üzerine Sa'd b. Muâz kalktı ve şöyle dedi: “Ey Allah'ın Resûlü! Vallahi ona karşı ben sana yardım ederim. Eğer (o adam) Evs'ten ise boynunu vururuz; Hazrec'den olan kardeşlerimizden ise bize emredersin, biz de onun hakkında emrini yerine getiririz.” Bunun üzerine Hazrec'in efendisi Sa'd b. Ubâde kalktı -ki o bundan önce sâlih bir adamdı, fakat kabilecilik gayreti onu sürükledi- ve şöyle dedi: “Allah'ın bekasına yemin olsun ki yalan söyledin! Onu öldüremezsin, buna gücün de yetmez.” Bunun üzerine Üseyd b. el-Hudayr kalktı ve şöyle dedi: “Allah'ın bekasına yemin olsun ki asıl sen yalan söyledin! Vallahi onu mutlaka öldürürüz. Sen münafıksın; münafıklar adına mücadele ediyorsun.” Evs ve Hazrec iki kabilesi ayaklandı, neredeyse (birbirleriyle savaşmaya) yeltendiler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) minberin üzerindeydi; indi ve onları yatıştırdı; nihayet sustular, o da sustu.

O gün boyunca gözyaşım dinmeden ve gözüme uyku girmeden ağladım. Annem babam yanımda sabahladılar. İki gece bir gün ağlamıştım; öyle ki ağlamanın ciğerimi parçalayacağını sanıyordum. (Âişe) dedi ki: Onlar yanımda otururken ve ben ağlarken, Ensâr'dan bir kadın izin istedi; ona izin verdim. Oturup benimle birlikte ağlamaya başladı. Biz bu hâldeyken Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) içeri girdi ve oturdu. Hakkımda söylenenler söylendiği günden beri yanıma oturmamıştı. Bir ay beklemişti de benim durumumla ilgili kendisine hiçbir şey vahyedilmemişti. (Âişe) dedi ki: Şehadet getirdi (teşehhüd etti), sonra şöyle buyurdu: “Ey Âişe! Senin hakkında bana şöyle şöyle (sözler) ulaştı. Eğer suçsuzsan Allah seni temize çıkaracaktır. Eğer bir günaha yaklaştıysan Allah'tan bağışlanma dile ve O'na tövbe et. Çünkü kul günahını itiraf edip sonra tövbe ederse Allah onun tövbesini kabul eder.”

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sözünü bitirince gözyaşım çekildi; öyle ki ondan bir damla bile hissetmez oldum. Babama: “Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) benim yerime cevap ver” dedim. “Vallahi Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) ne diyeceğimi bilmiyorum” dedi. Anneme: “Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) söyledikleri hakkında benim yerime cevap ver” dedim. “Vallahi Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) ne diyeceğimi bilmiyorum” dedi. (Âişe) dedi ki: Ben yaşı küçük bir kızdım, Kur'an'dan çok bir şey okumazdım. Şöyle dedim: “Vallahi ben biliyorum ki siz insanların konuştuklarını işittiniz; içinize yerleşti ve ona inandınız. Eğer size suçsuz olduğumu söylesem -Allah da biliyor ki ben gerçekten suçsuzum- bu konuda beni doğrulamazsınız. Eğer size bir şeyi itiraf etsem -Allah da biliyor ki ben suçsuzum- beni mutlaka doğrularsınız. Vallahi kendim ve sizin için Yûsuf'un babasından başka bir örnek bulamıyorum; hani o şöyle demişti: 'Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenecek olan Allah'tır' (Yûsuf 12/18).”

Sonra yatağıma döndüm. Allah'ın beni temize çıkarmasını umuyordum; fakat vallahi benim durumum hakkında bir vahiy indireceğini sanmıyordum. Ben kendimi, durumum hakkında Kur'an ile söz edilmesinden daha değersiz görüyordum. Fakat Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) uykuda, Allah'ın beni onunla temize çıkaracağı bir rüya görmesini umuyordum. Vallahi (Peygamber) oturduğu yerden ayrılmadı, ev halkından da hiç kimse çıkmadı; nihayet kendisine (vahiy) indirildi. (Vahiy anında) kendisini tutan o şiddetli sıkıntı onu tuttu; öyle ki soğuk bir günde bile ondan inci taneleri gibi ter damlıyordu. Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) (bu hâl) açılınca gülüyordu. Konuştuğu ilk söz bana şöyle demesi oldu: “Ey Âişe! Allah'a hamdet; Allah seni temize çıkardı.” Annem bana: “Kalk, Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) (teşekkür et)” dedi. Ben: “Hayır, vallahi ona kalkmam; Allah'tan başkasına hamdetmem” dedim. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “O iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur” (Nûr 24/11) âyetlerini indirdi.

Allah benim temize çıkarılmam hakkında bunu indirince, akrabalığı sebebiyle Mistah b. Üsâse'nin geçimini sağlayan Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallahu anh): “Âişe hakkında söylediğinden sonra vallahi Mistah'a artık hiçbir şey harcamayacağım” dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: “İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar... yemin etmesinler” âyetini “...Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” sözüne kadar (Nûr 24/22) indirdi. Ebû Bekir: “Evet, vallahi Allah'ın beni bağışlamasını gerçekten isterim” dedi ve Mistah'a vermekte olduğu (nafakayı) yeniden vermeye başladı.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Zeyneb bt. Cahş'a da benim durumumu soruyordu: “Ey Zeyneb! Ne biliyorsun, ne gördün?” dedi. (Zeyneb) şöyle dedi: “Ey Allah'ın Resûlü! Kulağımı ve gözümü (duymadığımı duydum, görmediğimi gördüm demekten) korurum. Vallahi onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum.” (Âişe) dedi ki: Oysa (Peygamber'in eşleri arasında) benimle yarışan oydu; Allah onu vera' (takva) ile korudu.

(Başka bir senetle) Urve, Âişe ve Abdullah b. ez-Zübeyr'den de aynısı rivayet edildi.

(Başka bir senetle) Kāsım b. Muhammed b. Ebû Bekir'den de aynısı rivayet edildi.

Sahîh-i Buhârî 2661, Kitap 52, Hadis 25

Arapça metin
حَدَّثَنَا أَبُو الرَّبِيعِ، سُلَيْمَانُ بْنُ دَاوُدَ وَأَفْهَمَنِي بَعْضَهُ أَحْمَدُ حَدَّثَنَا فُلَيْحُ بْنُ سُلَيْمَانَ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ الزُّهْرِيِّ، عَنْ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ، وَسَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، وَعَلْقَمَةَ بْنِ وَقَّاصٍ اللَّيْثِيِّ، وَعُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ زَوْجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم حِينَ قَالَ لَهَا أَهْلُ الإِفْكِ مَا قَالُوا، فَبَرَّأَهَا اللَّهُ مِنْهُ، قَالَ الزُّهْرِيُّ، وَكُلُّهُمْ حَدَّثَنِي طَائِفَةً مِنْ حَدِيثِهَا وَبَعْضُهُمْ أَوْعَى مِنْ بَعْضٍ، وَأَثْبَتُ لَهُ اقْتِصَاصًا، وَقَدْ وَعَيْتُ عَنْ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمُ الْحَدِيثَ الَّذِي حَدَّثَنِي عَنْ عَائِشَةَ، وَبَعْضُ حَدِيثِهِمْ يُصَدِّقُ بَعْضًا. زَعَمُوا أَنَّ عَائِشَةَ قَالَتْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا أَرَادَ أَنْ يَخْرُجَ سَفَرًا أَقْرَعَ بَيْنَ أَزْوَاجِهِ، فَأَيَّتُهُنَّ خَرَجَ سَهْمُهَا خَرَجَ بِهَا مَعَهُ، فَأَقْرَعَ بَيْنَنَا فِي غَزَاةٍ غَزَاهَا فَخَرَجَ سَهْمِي، فَخَرَجْتُ مَعَهُ بَعْدَ مَا أُنْزِلَ الْحِجَابُ، فَأَنَا أُحْمَلُ فِي هَوْدَجٍ وَأُنْزَلُ فِيهِ، فَسِرْنَا حَتَّى إِذَا فَرَغَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنْ غَزْوَتِهِ تِلْكَ، وَقَفَلَ وَدَنَوْنَا مِنَ الْمَدِينَةِ، آذَنَ لَيْلَةً بِالرَّحِيلِ، فَقُمْتُ حِينَ آذَنُوا بِالرَّحِيلِ، فَمَشَيْتُ حَتَّى جَاوَزْتُ الْجَيْشَ، فَلَمَّا قَضَيْتُ شَأْنِي أَقْبَلْتُ إِلَى الرَّحْلِ، فَلَمَسْتُ صَدْرِي، فَإِذَا عِقْدٌ لِي مِنْ جَزْعِ أَظْفَارٍ قَدِ انْقَطَعَ، فَرَجَعْتُ فَالْتَمَسْتُ عِقْدِي، فَحَبَسَنِي ابْتِغَاؤُهُ، فَأَقْبَلَ الَّذِينَ يَرْحَلُونَ لِي، فَاحْتَمَلُوا هَوْدَجِي فَرَحَلُوهُ عَلَى بَعِيرِي الَّذِي كُنْتُ أَرْكَبُ، وَهُمْ يَحْسِبُونَ أَنِّي فِيهِ، وَكَانَ النِّسَاءُ إِذْ ذَاكَ خِفَافًا لَمْ يَثْقُلْنَ وَلَمْ يَغْشَهُنَّ اللَّحْمُ، وَإِنَّمَا يَأْكُلْنَ الْعُلْقَةَ مِنَ الطَّعَامِ، فَلَمْ يَسْتَنْكِرِ الْقَوْمُ حِينَ رَفَعُوهُ ثِقَلَ الْهَوْدَجِ فَاحْتَمَلُوهُ وَكُنْتُ جَارِيَةً حَدِيثَةَ السِّنِّ، فَبَعَثُوا الْجَمَلَ وَسَارُوا، فَوَجَدْتُ عِقْدِي بَعْدَ مَا اسْتَمَرَّ الْجَيْشُ، فَجِئْتُ مَنْزِلَهُمْ وَلَيْسَ فِيهِ أَحَدٌ، فَأَمَمْتُ مَنْزِلِي الَّذِي كُنْتُ بِهِ فَظَنَنْتُ أَنَّهُمْ سَيَفْقِدُونِي فَيَرْجِعُونَ إِلَىَّ، فَبَيْنَا أَنَا جَالِسَةٌ غَلَبَتْنِي عَيْنَاىَ فَنِمْتُ، وَكَانَ صَفْوَانُ بْنُ الْمُعَطَّلِ السُّلَمِيُّ ثُمَّ الذَّكْوَانِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْجَيْشِ، فَأَصْبَحَ عِنْدَ مَنْزِلِي فَرَأَى سَوَادَ إِنْسَانٍ نَائِمٍ فَأَتَانِي، وَكَانَ يَرَانِي قَبْلَ الْحِجَابِ فَاسْتَيْقَظْتُ بِاسْتِرْجَاعِهِ حِينَ أَنَاخَ رَاحِلَتَهُ، فَوَطِئَ يَدَهَا فَرَكِبْتُهَا فَانْطَلَقَ يَقُودُ بِي الرَّاحِلَةَ، حَتَّى أَتَيْنَا الْجَيْشَ بَعْدَ مَا نَزَلُوا مُعَرِّسِينَ فِي نَحْرِ الظَّهِيرَةِ، فَهَلَكَ مَنْ هَلَكَ، وَكَانَ الَّذِي تَوَلَّى الإِفْكَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَىٍّ ابْنُ سَلُولَ، فَقَدِمْنَا الْمَدِينَةَ فَاشْتَكَيْتُ بِهَا شَهْرًا، يُفِيضُونَ مِنْ قَوْلِ أَصْحَابِ الإِفْكِ، وَيَرِيبُنِي فِي وَجَعِي أَنِّي لاَ أَرَى مِنَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم اللُّطْفَ الَّذِي كُنْتُ أَرَى مِنْهُ حِينَ أَمْرَضُ، إِنَّمَا يَدْخُلُ فَيُسَلِّمُ ثُمَّ يَقُولُ " كَيْفَ تِيكُمْ ". لاَ أَشْعُرُ بِشَىْءٍ مِنْ ذَلِكَ حَتَّى نَقَهْتُ، فَخَرَجْتُ أَنَا وَأُمُّ مِسْطَحٍ قِبَلَ الْمَنَاصِعِ مُتَبَرَّزُنَا، لاَ نَخْرُجُ إِلاَّ لَيْلاً إِلَى لَيْلٍ، وَذَلِكَ قَبْلَ أَنْ نَتَّخِذَ الْكُنُفَ قَرِيبًا مِنْ بُيُوتِنَا، وَأَمْرُنَا أَمْرُ الْعَرَبِ الأُوَلِ فِي الْبَرِّيَّةِ أَوْ فِي التَّنَزُّهِ، فَأَقْبَلْتُ أَنَا وَأُمُّ مِسْطَحٍ بِنْتُ أَبِي رُهْمٍ نَمْشِي، فَعَثُرَتْ فِي مِرْطِهَا فَقَالَتْ تَعِسَ مِسْطَحٌ، فَقُلْتُ لَهَا بِئْسَ مَا قُلْتِ، أَتَسُبِّينَ رَجُلاً شَهِدَ بَدْرًا فَقَالَتْ يَا هَنْتَاهْ أَلَمْ تَسْمَعِي مَا قَالُوا فَأَخْبَرَتْنِي بِقَوْلِ أَهْلِ الإِفْكِ، فَازْدَدْتُ مَرَضًا إِلَى مَرَضِي، فَلَمَّا رَجَعْتُ إِلَى بَيْتِي دَخَلَ عَلَىَّ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَسَلَّمَ فَقَالَ " كَيْفَ تِيكُمْ ". فَقُلْتُ ائْذَنْ لِي إِلَى أَبَوَىَّ. قَالَتْ وَأَنَا حِينَئِذٍ أُرِيدُ أَنْ أَسْتَيْقِنَ الْخَبَرَ مِنْ قِبَلِهِمَا، فَأَذِنَ لِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَتَيْتُ أَبَوَىَّ فَقُلْتُ لأُمِّي مَا يَتَحَدَّثُ بِهِ النَّاسُ فَقَالَتْ يَا بُنَيَّةُ هَوِّنِي عَلَى نَفْسِكِ الشَّأْنَ، فَوَاللَّهِ لَقَلَّمَا كَانَتِ امْرَأَةٌ قَطُّ وَضِيئَةٌ عِنْدَ رَجُلٍ يُحِبُّهَا وَلَهَا ضَرَائِرُ إِلاَّ أَكْثَرْنَ عَلَيْهَا. فَقُلْتُ سُبْحَانَ اللَّهِ وَلَقَدْ يَتَحَدَّثُ النَّاسُ بِهَذَا قَالَتْ فَبِتُّ تِلْكَ اللَّيْلَةَ حَتَّى أَصْبَحْتُ لاَ يَرْقَأُ لِي دَمْعٌ وَلاَ أَكْتَحِلُ بِنَوْمٍ، ثُمَّ أَصْبَحْتُ فَدَعَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلِيَّ بْنَ أَبِي طَالِبٍ وَأُسَامَةَ بْنَ زَيْدٍ حِينَ اسْتَلْبَثَ الْوَحْىُ، يَسْتَشِيرُهُمَا فِي فِرَاقِ أَهْلِهِ، فَأَمَّا أُسَامَةُ فَأَشَارَ عَلَيْهِ بِالَّذِي يَعْلَمُ فِي نَفْسِهِ مِنَ الْوُدِّ لَهُمْ، فَقَالَ أُسَامَةُ أَهْلُكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَلاَ نَعْلَمُ وَاللَّهِ إِلاَّ خَيْرًا، وَأَمَّا عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ لَمْ يُضَيِّقِ اللَّهُ عَلَيْكَ وَالنِّسَاءُ سِوَاهَا كَثِيرٌ، وَسَلِ الْجَارِيَةَ تَصْدُقْكَ. فَدَعَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَرِيرَةَ فَقَالَ " يَا بَرِيرَةُ هَلْ رَأَيْتِ فِيهَا شَيْئًا يَرِيبُكِ ". فَقَالَتْ بَرِيرَةُ لاَ وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ، إِنْ رَأَيْتُ مِنْهَا أَمْرًا أَغْمِصُهُ عَلَيْهَا أَكْثَرَ مِنْ أَنَّهَا جَارِيَةٌ حَدِيثَةُ السِّنِّ تَنَامُ عَنِ الْعَجِينَ فَتَأْتِي الدَّاجِنُ فَتَأْكُلُهُ. فَقَامَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنْ يَوْمِهِ، فَاسْتَعْذَرَ مِنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَىٍّ ابْنِ سَلُولَ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " مَنْ يَعْذِرُنِي مِنْ رَجُلٍ بَلَغَنِي أَذَاهُ فِي أَهْلِي، فَوَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَى أَهْلِي إِلاَّ خَيْرًا، وَقَدْ ذَكَرُوا رَجُلاً مَا عَلِمْتُ عَلَيْهِ إِلاَّ خَيْرًا، وَمَا كَانَ يَدْخُلُ عَلَى أَهْلِي إِلاَّ مَعِي ". فَقَامَ سَعْدُ بْنُ مُعَاذٍ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَنَا وَاللَّهِ أَعْذِرُكَ مِنْهُ، إِنْ كَانَ مِنَ الأَوْسِ ضَرَبْنَا عُنُقَهُ، وَإِنْ كَانَ مِنْ إِخْوَانِنَا مِنَ الْخَزْرَجِ أَمَرْتَنَا فَفَعَلْنَا فِيهِ أَمْرَكَ. فَقَامَ سَعْدُ بْنُ عُبَادَةَ وَهُوَ سَيِّدُ الْخَزْرَجِ، وَكَانَ قَبْلَ ذَلِكَ رَجُلاً صَالِحًا وَلَكِنِ احْتَمَلَتْهُ الْحَمِيَّةُ فَقَالَ كَذَبْتَ لَعَمْرُ اللَّهِ، لاَ تَقْتُلُهُ وَلاَ تَقْدِرُ عَلَى ذَلِكَ، فَقَامَ أُسَيْدُ بْنُ الْحُضَيْرِ فَقَالَ كَذَبْتَ لَعَمْرُ اللَّهِ، وَاللَّهِ لَنَقْتُلَنَّهُ، فَإِنَّكَ مُنَافِقٌ تُجَادِلُ عَنِ الْمُنَافِقِينَ. فَثَارَ الْحَيَّانِ الأَوْسُ وَالْخَزْرَجُ حَتَّى هَمُّوا، وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى الْمِنْبَرِ فَنَزَلَ فَخَفَّضَهُمْ حَتَّى سَكَتُوا وَسَكَتَ، وَبَكَيْتُ يَوْمِي لاَ يَرْقَأُ لِي دَمْعٌ وَلاَ أَكْتَحِلُ بِنَوْمٍ، فَأَصْبَحَ عِنْدِي أَبَوَاىَ، قَدْ بَكَيْتُ لَيْلَتَيْنِ وَيَوْمًا حَتَّى أَظُنُّ أَنَّ الْبُكَاءَ فَالِقٌ كَبِدِي ـ قَالَتْ ـ فَبَيْنَا هُمَا جَالِسَانِ عِنْدِي وَأَنَا أَبْكِي إِذِ اسْتَأْذَنَتِ امْرَأَةٌ مِنَ الأَنْصَارِ فَأَذِنْتُ لَهَا، فَجَلَسَتْ تَبْكِي مَعِي، فَبَيْنَا نَحْنُ كَذَلِكَ إِذْ دَخَلَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَجَلَسَ، وَلَمْ يَجْلِسْ عِنْدِي مِنْ يَوْمِ قِيلَ فِيَّ مَا قِيلَ قَبْلَهَا، وَقَدْ مَكُثَ شَهْرًا لاَ يُوحَى إِلَيْهِ فِي شَأْنِي شَىْءٌ ـ قَالَتْ ـ فَتَشَهَّدَ ثُمَّ قَالَ " يَا عَائِشَةُ فَإِنَّهُ بَلَغَنِي عَنْكِ كَذَا وَكَذَا، فَإِنْ كُنْتِ بَرِيئَةً فَسَيُبَرِّئُكِ اللَّهُ، وَإِنْ كُنْتِ أَلْمَمْتِ فَاسْتَغْفِرِي اللَّهَ وَتُوبِي إِلَيْهِ، فَإِنَّ الْعَبْدَ إِذَا اعْتَرَفَ بِذَنْبِهِ ثُمَّ تَابَ تَابَ اللَّهُ عَلَيْهِ ". فَلَمَّا قَضَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَقَالَتَهُ قَلَصَ دَمْعِي حَتَّى مَا أُحِسُّ مِنْهُ قَطْرَةً وَقُلْتُ لأَبِي أَجِبْ عَنِّي رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم. قَالَ وَاللَّهِ مَا أَدْرِي مَا أَقُولُ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم. فَقُلْتُ لأُمِّي أَجِيبِي عَنِّي رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِيمَا قَالَ. قَالَتْ وَاللَّهِ مَا أَدْرِي مَا أَقُولُ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم. قَالَتْ وَأَنَا جَارِيَةٌ حَدِيثَةُ السِّنِّ لاَ أَقْرَأُ كَثِيرًا مِنَ الْقُرْآنِ فَقُلْتُ إِنِّي وَاللَّهِ لَقَدْ عَلِمْتُ أَنَّكُمْ سَمِعْتُمْ مَا يَتَحَدَّثُ بِهِ النَّاسُ، وَوَقَرَ فِي أَنْفُسِكُمْ وَصَدَّقْتُمْ بِهِ، وَلَئِنْ قُلْتُ لَكُمْ إِنِّي بَرِيئَةٌ. وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنِّي لَبَرِيئَةٌ لاَ تُصَدِّقُونِي بِذَلِكَ، وَلَئِنِ اعْتَرَفْتُ لَكُمْ بِأَمْرٍ، وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَنِّي بَرِيئَةٌ لَتُصَدِّقُنِّي وَاللَّهِ مَا أَجِدُ لِي وَلَكُمْ مَثَلاً إِلاَّ أَبَا يُوسُفَ إِذْ قَالَ {فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ} ثُمَّ تَحَوَّلْتُ عَلَى فِرَاشِي، وَأَنَا أَرْجُو أَنْ يُبَرِّئَنِي اللَّهُ، وَلَكِنْ وَاللَّهِ مَا ظَنَنْتُ أَنْ يُنْزِلَ فِي شَأْنِي وَحْيًا، وَلأَنَا أَحْقَرُ فِي نَفْسِي مِنْ أَنْ يُتَكَلَّمَ بِالْقُرْآنِ فِي أَمْرِي، وَلَكِنِّي كُنْتُ أَرْجُو أَنْ يَرَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي النَّوْمِ رُؤْيَا يُبَرِّئُنِي اللَّهُ، فَوَاللَّهِ مَا رَامَ مَجْلِسَهُ وَلاَ خَرَجَ أَحَدٌ مِنْ أَهْلِ الْبَيْتِ حَتَّى أُنْزِلَ عَلَيْهِ، فَأَخَذَهُ مَا كَانَ يَأْخُذُهُ مِنَ الْبُرَحَاءِ، حَتَّى إِنَّهُ لَيَتَحَدَّرُ مِنْهُ مِثْلُ الْجُمَانِ مِنَ الْعَرَقِ فِي يَوْمٍ شَاتٍ، فَلَمَّا سُرِّيَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ يَضْحَكُ، فَكَانَ أَوَّلَ كَلِمَةٍ تَكَلَّمَ بِهَا أَنْ قَالَ لِي " يَا عَائِشَةُ، احْمَدِي اللَّهَ فَقَدْ بَرَّأَكِ اللَّهُ ". فَقَالَتْ لِي أُمِّي قُومِي إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم. فَقُلْتُ لاَ وَاللَّهِ، لاَ أَقُومُ إِلَيْهِ، وَلاَ أَحْمَدُ إِلاَّ اللَّهَ فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى {إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ} الآيَاتِ، فَلَمَّا أَنْزَلَ اللَّهُ هَذَا فِي بَرَاءَتِي قَالَ أَبُو بَكْرٍ الصِّدِّيقُ ـ رضى الله عنه ـ وَكَانَ يُنْفِقُ عَلَى مِسْطَحِ بْنِ أُثَاثَةَ لِقَرَابَتِهِ مِنْهُ وَاللَّهِ لاَ أُنْفِقُ عَلَى مِسْطَحٍ شَيْئًا أَبَدًا بَعْدَ مَا قَالَ لِعَائِشَةَ. فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى {وَلاَ يَأْتَلِ أُولُو الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ} إِلَى قَوْلِهِ {غَفُورٌ رَحِيمٌ} فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ بَلَى، وَاللَّهِ إِنِّي لأُحِبُّ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لِي، فَرَجَعَ إِلَى مِسْطَحٍ الَّذِي كَانَ يُجْرِي عَلَيْهِ. وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَسْأَلُ زَيْنَبَ بِنْتَ جَحْشٍ عَنْ أَمْرِي، فَقَالَ " يَا زَيْنَبُ، مَا عَلِمْتِ مَا رَأَيْتِ ". فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَحْمِي سَمْعِي وَبَصَرِي، وَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَيْهَا إِلاَّ خَيْرًا، قَالَتْ وَهْىَ الَّتِي كَانَتْ تُسَامِينِي، فَعَصَمَهَا اللَّهُ بِالْوَرَعِ . قَالَ وَحَدَّثَنَا فُلَيْحٌ، عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ، عَنْ عُرْوَةَ، عَنْ عَائِشَةَ، وَعَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ، مِثْلَهُ. قَالَ وَحَدَّثَنَا فُلَيْحٌ، عَنْ رَبِيعَةَ بْنِ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ، وَيَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ أَبِي بَكْرٍ، مِثْلَهُ.

Hata bildir

Sahîh-i Buhârî 2661 metninde gördüğünüz hatayı bildirin. Bildiriminiz incelendikten sonra düzeltilir.

Hata türü