Resûlullah'a vahyin ilk başlangıcı uykuda sâdık rüya ile oldu; gördüğü her rüya sabah aydınlığı gibi çıkardı.

Kaynak
Sahîh-i Buhârî 6982, Kitap 91, Hadis 1
Türkçe meal

Âişe (radıyallahu anhâ) şöyle rivayet etti:

Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyin ilk başlangıcı, uykuda sâdık rüya ile oldu. Gördüğü her rüya mutlaka sabah aydınlığı gibi (aynen) çıkardı. Hirâ'ya gelir, orada sayılı gecelerde tehannüs ederdi -bu, ibadet etmektir-. Bunun için azık alır, sonra Hatice'ye döner, o da benzer (bir süre) için ona azık hazırlardı. Nihayet o Hirâ mağarasındayken hak ansızın ona geldi. Melek orada ona gelip: “Oku!” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) (şöyle anlattı): “Ben: Ben okuma bilen biri değilim, dedim. Bunun üzerine beni tuttu ve takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve: Oku! dedi. Ben: Ben okuma bilen biri değilim, dedim. Beni tuttu ve ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve: Oku! dedi. Ben: Ben okuma bilen biri değilim, dedim. Üçüncü defa takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı ve: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku!’ dedi.” (Melek) “...bilmediğini” (Alak 96/1-5) (âyetine) kadar okudu. (Resûlullah) bunlarla, boynu ile omuzları arasındaki etleri titreyerek döndü ve Hatice'nin yanına girdi. “Beni örtün, beni örtün!” dedi. Korkusu gidinceye kadar onu örttüler. “Ey Hatice! Bana ne oluyor?” dedi ve olanı ona haber verip: “Kendimden korktum” dedi. Hatice ona: “Asla! Müjdeler olsun! Allah'a yemin ederim ki Allah seni hiçbir zaman utandırmaz. Sen akrabalık bağını gözetirsin, doğru söylersin, (başkasının) yükünü taşırsın, misafiri ağırlarsın ve hak yolunda başa gelen musibetlerde yardım edersin” dedi. Sonra Hatice onu alıp Varaka b. Nevfel b. Esed b. Abdüluzzâ b. Kusay'a götürdü -o, Hatice'nin amcasının oğlu, babasının kardeşi(nin oğlu) idi. Câhiliye döneminde Hristiyan olmuş bir adamdı. Arapça yazı yazar, İncil'den Allah'ın dilediği kadarını Arapça olarak yazardı. Gözleri görmez olmuş çok yaşlı bir ihtiyardı-. Hatice ona: “Amcamın oğlu! Kardeşinin oğlunu dinle” dedi. Varaka: “Kardeşimin oğlu! Ne görüyorsun?” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) gördüklerini ona haber verdi. Varaka: “Bu, Mûsâ'ya indirilmiş olan Nâmûs'tur (Cebrâil'dir). Keşke o günlerde genç bir delikanlı olsaydım! Keşke kavmin seni (yurdundan) çıkaracağı zaman hayatta olsaydım!” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Onlar beni çıkaracaklar mı?” dedi. Varaka: “Evet. Senin getirdiğin gibi bir şey getiren hiçbir adam yoktur ki düşmanlığa uğramamış olsun. Eğer senin (o) günün bana yetişirse sana güçlü bir şekilde yardım ederim” dedi. Sonra çok geçmeden Varaka vefat etti. Vahiy de bir süre kesildi. Öyle ki -bize ulaştığına göre- Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buna öyle üzüldü ki, yüksek dağların tepelerinden kendini atmak için defalarca sabahleyin (oralara) gitti. Kendini oradan atmak için bir dağın zirvesine her çıktığında Cebrâil ona görünür ve: “Ey Muhammed! Sen gerçekten Allah'ın Resûlüsün” derdi. Bununla kalbinin çarpıntısı diner, içi huzura kavuşur ve geri dönerdi. Vahyin kesilmesi ona uzun gelince yine öyle yapmak üzere giderdi. Bir dağın zirvesine çıkınca Cebrâil ona görünür ve aynı şeyi söylerdi.

İbn Abbâs, “Sabahı yarıp çıkaran” (En'âm 6/96) (âyeti hakkında) şöyle dedi: “(el-İsbâh), gündüz güneşin ışığı, gece de ayın ışığıdır.”

Sahîh-i Buhârî 6982, Kitap 91, Hadis 1

Arapça metin
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ،. وَحَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، حَدَّثَنَا مَعْمَرٌ، قَالَ الزُّهْرِيُّ فَأَخْبَرَنِي عُرْوَةُ، عَنْ عَائِشَةَ ـ رضى الله عنها ـ أَنَّهَا قَالَتْ أَوَّلُ مَا بُدِئَ بِهِ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنَ الْوَحْىِ الرُّؤْيَا الصَّادِقَةُ فِي النَّوْمِ، فَكَانَ لاَ يَرَى رُؤْيَا إِلاَّ جَاءَتْ مِثْلَ فَلَقِ الصُّبْحِ، فَكَانَ يَأْتِي حِرَاءً فَيَتَحَنَّثُ فِيهِ ـ وَهْوَ التَّعَبُّدُ ـ اللَّيَالِيَ ذَوَاتِ الْعَدَدِ، وَيَتَزَوَّدُ لِذَلِكَ ثُمَّ يَرْجِعُ إِلَى خَدِيجَةَ فَتُزَوِّدُهُ لِمِثْلِهَا، حَتَّى فَجِئَهُ الْحَقُّ وَهْوَ فِي غَارِ حِرَاءٍ فَجَاءَهُ الْمَلَكُ فِيهِ فَقَالَ اقْرَأْ. فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " فَقُلْتُ مَا أَنَا بِقَارِئٍ فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدَ ثُمَّ أَرْسَلَنِي. فَقَالَ اقْرَأْ. فَقُلْتُ مَا أَنَا بِقَارِئٍ. فَأَخَذَنِي فَغَطَّنِي الثَّانِيَةَ حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدَ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي فَقَالَ اقْرَأْ. فَقُلْتُ مَا أَنَا بِقَارِئٍ. فَغَطَّنِي الثَّالِثَةَ حَتَّى بَلَغَ مِنِّي الْجَهْدُ، ثُمَّ أَرْسَلَنِي فَقَالَ اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ ". حَتَّى بَلَغَ {مَا لَمْ يَعْلَمْ} فَرَجَعَ بِهَا تَرْجُفُ بَوَادِرُهُ حَتَّى دَخَلَ عَلَى خَدِيجَةَ فَقَالَ " زَمِّلُونِي زَمِّلُونِي ". فَزَمَّلُوهُ حَتَّى ذَهَبَ عَنْهُ الرَّوْعُ فَقَالَ " يَا خَدِيجَةُ مَا لِي ". وَأَخْبَرَهَا الْخَبَرَ وَقَالَ " قَدْ خَشِيتُ عَلَى نَفْسِي ". فَقَالَتْ لَهُ كَلاَّ أَبْشِرْ، فَوَاللَّهِ لاَ يُخْزِيكَ اللَّهُ أَبَدًا، إِنَّكَ لَتَصِلُ الرَّحِمَ، وَتَصْدُقُ الْحَدِيثَ، وَتَحْمِلُ الْكَلَّ، وَتَقْرِي الضَّيْفَ، وَتُعِينُ عَلَى نَوَائِبِ الْحَقِّ. ثُمَّ انْطَلَقَتْ بِهِ خَدِيجَةُ حَتَّى أَتَتْ بِهِ وَرَقَةَ بْنَ نَوْفَلِ بْنِ أَسَدِ بْنِ عَبْدِ الْعُزَّى بْنِ قُصَىٍّ ـ وَهْوَ ابْنُ عَمِّ خَدِيجَةَ أَخُو أَبِيهَا، وَكَانَ امْرَأً تَنَصَّرَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ، وَكَانَ يَكْتُبُ الْكِتَابَ الْعَرَبِيَّ فَيَكْتُبُ بِالْعَرَبِيَّةِ مِنَ الإِنْجِيلِ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكْتُبَ، وَكَانَ شَيْخًا كَبِيرًا قَدْ عَمِيَ ـ فَقَالَتْ لَهُ خَدِيجَةُ أَىِ ابْنَ عَمِّ اسْمَعْ مِنِ ابْنِ أَخِيكَ. فَقَالَ وَرَقَةُ ابْنَ أَخِي مَاذَا تَرَى فَأَخْبَرَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم مَا رَأَى فَقَالَ وَرَقَةُ هَذَا النَّامُوسُ الَّذِي أُنْزِلَ عَلَى مُوسَى، يَا لَيْتَنِي فِيهَا جَذَعًا أَكُونُ حَيًّا، حِينَ يُخْرِجُكَ قَوْمُكَ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَوَمُخْرِجِيَّ هُمْ ". فَقَالَ وَرَقَةُ نَعَمْ، لَمْ يَأْتِ رَجُلٌ قَطُّ بِمَا جِئْتَ بِهِ إِلاَّ عُودِيَ، وَإِنْ يُدْرِكْنِي يَوْمُكَ أَنْصُرْكَ نَصْرًا مُؤَزَّرًا. ثُمَّ لَمْ يَنْشَبْ وَرَقَةُ أَنْ تُوُفِّيَ، وَفَتَرَ الْوَحْىُ فَتْرَةً حَتَّى حَزِنَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فِيمَا بَلَغَنَا حُزْنًا غَدَا مِنْهُ مِرَارًا كَىْ يَتَرَدَّى مِنْ رُءُوسِ شَوَاهِقِ الْجِبَالِ، فَكُلَّمَا أَوْفَى بِذِرْوَةِ جَبَلٍ لِكَىْ يُلْقِيَ مِنْهُ نَفْسَهُ، تَبَدَّى لَهُ جِبْرِيلُ فَقَالَ يَا مُحَمَّدُ إِنَّكَ رَسُولُ اللَّهِ حَقًّا. فَيَسْكُنُ لِذَلِكَ جَأْشُهُ وَتَقِرُّ نَفْسُهُ فَيَرْجِعُ، فَإِذَا طَالَتْ عَلَيْهِ فَتْرَةُ الْوَحْىِ غَدَا لِمِثْلِ ذَلِكَ، فَإِذَا أَوْفَى بِذِرْوَةِ جَبَلٍ تَبَدَّى لَهُ جِبْرِيلُ فَقَالَ لَهُ مِثْلَ ذَلِكَ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ {فَالِقُ الإِصْبَاحِ} ضَوْءُ الشَّمْسِ بِالنَّهَارِ، وَضَوْءُ الْقَمَرِ بِاللَّيْلِ.

Hata bildir

Sahîh-i Buhârî 6982 metninde gördüğünüz hatayı bildirin. Bildiriminiz incelendikten sonra düzeltilir.

Hata türü