İbn Şihâb şöyle rivayet etti:
Sonra Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Tebük gazvesine çıktı; Rumları ve Şam'daki Arap Hristiyanlarını hedefliyordu.
İbn Şihâb dedi ki: Bana Abdurrahman b. Abdullah b. Ka'b b. Mâlik haber verdi ki, Ka'b kör olduğunda oğulları arasından ona kılavuzluk eden Abdullah b. Ka'b şöyle demiştir: Ka'b b. Mâlik'i, Tebük gazvesinde Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) geri kaldığı zamanki hadisesini anlatırken işittim. Ka'b b. Mâlik şöyle dedi:
Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı gazvelerden Tebük gazvesi dışında hiçbirinde ondan geri kalmadım. Ancak Bedir gazvesinde de geri kalmıştım; fakat (Peygamber) o gazveden geri kalan hiç kimseyi kınamadı. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Müslümanlar ancak Kureyş'in kervanını hedefleyerek çıkmışlardı; nihayet Allah onlarla düşmanlarını önceden kararlaştırılmış bir vakit olmaksızın karşı karşıya getirdi. Andolsun ki ben, İslam üzere birbirimizden söz aldığımız Akabe gecesinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte bulundum. Bedir insanlar arasında ondan daha çok anılsa da, onun yerine Bedir'de bulunmuş olmayı istemem.
Tebük gazvesinde Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) geri kaldığım zamanki durumum şöyleydi: O gazvede ondan geri kaldığım zamanki kadar hiçbir zaman güçlü ve varlıklı olmamıştım. Allah'a yemin ederim ki, ondan önce hiçbir zaman iki binek hayvanını bir arada bulundurmamıştım; o gazvede ise ikisini bir araya getirdim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gazveyi çok şiddetli bir sıcakta yaptı; uzak bir yolculuğa ve (susuz) bir çöle yöneldi, kalabalık bir düşmanla karşı karşıya geldi. Bu yüzden Müslümanlara, gazveleri için gerekli hazırlığı yapsınlar diye durumlarını açıkça bildirdi ve gitmek istediği yönü onlara haber verdi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte olan Müslümanlar çoktu; onları bir araya toplayan (isimlerini tutan) bir defter de yoktu —(Ka'b) bununla divanı kastediyordu—.
Ka'b dedi ki: (Gazveden) uzak durmak isteyen ve hakkında Allah Azze ve Celle'den vahiy inmedikçe bunun gizli kalacağını zanneden kimse pek azdı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gazveyi meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerin hoş olduğu bir zamanda yaptı; ben de onlara daha meyilliydim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onunla birlikte Müslümanlar hazırlandılar. Ben de onlarla birlikte hazırlanmak için sabahleyin çıkmaya başladım; fakat hiçbir şey yapmadan dönüyor ve içimden: “İstediğim zaman buna gücüm yeter” diyordum. Bu durum bende uzayıp gitti; nihayet insanlar ciddiyetle (hazırlığa) koyuldular. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onunla birlikte Müslümanlar sabahleyin yola çıktılar; ben ise hazırlığımdan hiçbir şey yapmamıştım. Sonra sabahleyin çıktım, yine hiçbir şey yapmadan döndüm. Bu durum bende uzayıp gitti; nihayet onlar hızla ilerlediler ve gazve (benden) uzaklaştı. Yola çıkıp onlara yetişmeyi düşündüm —keşke yapsaydım!— Sonra bu bana nasip olmadı.
Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) çıkmasından sonra insanların arasına çıktığımda, kendime benzer olarak ancak münafıklıkla itham edilen bir adam yahut Allah'ın mazur saydığı zayıflardan bir adam görmem beni üzmeye başladı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Tebük'e varıncaya kadar beni anmadı. Tebük'te topluluk içinde otururken: “Ka'b b. Mâlik ne yaptı?” buyurdu. Benî Seleme'den bir adam: “Ey Allah'ın Resûlü! Onu iki bürdesi (cübbesi) ve (kendini beğenerek) iki yanına bakması alıkoydu.” dedi. Muâz b. Cebel ona: “Ne kötü söyledin! Allah'a yemin ederim ki ey Allah'ın Resûlü, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz.” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sustu. O bu haldeyken beyazlar giymiş, serabın kâh gösterip kâh gizlediği bir adam gördü. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ebû Hayseme ol!” buyurdu. Bir de baktılar ki o, Ebû Hayseme el-Ensârî'dir. Bu, münafıklar kendisini alaya aldıklarında bir sâ' hurmayı sadaka olarak veren kimseydi.
Ka'b b. Mâlik dedi ki: Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Tebük'ten dönüş yoluna koyulduğu haberi bana ulaşınca derin bir kaygıya kapıldım. Yalanlar düşünmeye ve: “Yarın onun öfkesinden ne ile kurtulacağım?” demeye başladım. Bu konuda ailemden görüş sahibi herkesten yardım istiyordum. Bana: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmek üzere” denilince batıl (düşünceler) benden uzaklaştı; nihayet hiçbir şeyle ondan asla kurtulamayacağımı anladım ve ona doğruyu söylemeye karar verdim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sabahleyin (Medine'ye) geldi. Bir yolculuktan döndüğünde önce mescide uğrar, orada iki rekât namaz kılar, sonra insanlar için otururdu. Bunu yapınca, (gazveden) geri kalanlar ona gelip özür dilemeye ve ona yemin etmeye başladılar. Bunlar seksen küsur kişiydi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onların görünürdeki hallerini kabul etti, onlardan biat aldı, onlar için istiğfar etti ve iç yüzlerini Allah'a havale etti. Nihayet ben geldim. Selam verdiğimde öfkeli birinin tebessümü gibi tebessüm etti, sonra: “Gel” buyurdu. Yürüyerek gelip önünde oturdum. Bana: “Seni ne geri bıraktı? Binek hayvanını satın almamış mıydın?” buyurdu. Ben şöyle dedim: “Ey Allah'ın Resûlü! Allah'a yemin ederim ki, senden başka dünya ehlinden birinin yanında otursaydım, bir mazeretle onun öfkesinden kurtulacağımı düşünürdüm; bana tartışma (ve söz) yeteneği verilmiştir. Fakat Allah'a yemin ederim ki şunu iyi biliyorum: Eğer bugün sana, benden razı olacağın yalan bir söz söylersem, çok geçmeden Allah seni bana karşı öfkelendirecektir. Eğer sana, bu yüzden bana kızacağın doğru bir söz söylersem, onda Allah'tan güzel bir akıbet umarım. Allah'a yemin ederim ki benim hiçbir mazeretim yoktu. Allah'a yemin ederim ki senden geri kaldığım zamanki kadar hiçbir zaman güçlü ve varlıklı olmamıştım.” Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bu, doğru söyledi. Kalk, Allah senin hakkında hüküm verinceye kadar (bekle).” buyurdu.
Kalktım. Benî Seleme'den bazı adamlar da kalkıp peşimden geldiler ve bana: “Allah'a yemin ederiz ki bundan önce senin bir günah işlediğini bilmiyoruz. Geri kalanların Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) özür beyan ettikleri gibi sen de ona bir özür beyan etmekten aciz kaldın. Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) senin için istiğfar etmesi günahına yeterdi.” dediler. Allah'a yemin ederim ki beni öyle kınamaya devam ettiler ki, Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: “Bu durumla benimle birlikte karşılaşan başka biri var mı?” dedim. “Evet, seninle birlikte iki adam da bununla karşılaştı; onlar da senin söylediğin gibi söylediler, onlara da sana söylenen gibi söylendi.” dediler. “Onlar kim?” dedim. “Mürâre b. Rebîa el-Âmirî ile Hilâl b. Ümeyye el-Vâkıfî” dediler. Bana, Bedir'de bulunmuş, kendilerinde (bana) örnek bulunan iki salih adamı zikrettiler. Onları bana zikredince (yoluma) devam ettim.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisinden geri kalanlar arasından biz üçümüzle konuşmayı Müslümanlara yasakladı. İnsanlar bizden uzak durdular —(Ka'b) dedi ki— bize karşı değiştiler; öyle ki yeryüzü bile gözümde yabancılaştı, artık o benim tanıdığım yer değildi. Bu halde elli gece kaldık. İki arkadaşım boyun eğip evlerinde oturdular ve ağlıyorlardı. Bana gelince, ben onların en genci ve en dayanıklısıydım; çıkar, namaza katılır, çarşılarda dolaşırdım; fakat kimse benimle konuşmazdı. Namazdan sonra meclisindeyken Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip selam verir ve içimden: “Selamı almak için dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı?” derdim. Sonra ona yakın bir yerde namaz kılar, ona gizlice bakardım. Namazıma yöneldiğimde bana bakar, ona doğru döndüğümde benden yüz çevirirdi. Müslümanların bu soğukluğu bana uzun gelince yürüyüp amcamın oğlu ve insanların bana en sevgilisi olan Ebû Katâde'nin bahçesinin duvarına tırmandım ve ona selam verdim. Allah'a yemin ederim ki selamımı almadı. Ona: “Ey Ebû Katâde! Allah aşkına söyle, benim Allah'ı ve Resûlü'nü sevdiğimi biliyor musun?” dedim. Sustu. Tekrar edip ona Allah adına yemin verdim; yine sustu. Tekrar edip yemin verdim; “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” dedi. Gözlerimden yaşlar boşandı; dönüp duvarı aşarak (çıktım).
Medine çarşısında yürürken, Medine'de satmak üzere yiyecek getirenlerden, Şam halkının Nebatîlerinden bir Nebatî: “Ka'b b. Mâlik'i kim gösterir?” diyordu. İnsanlar ona beni işaret etmeye başladılar; nihayet bana gelip Gassân kralından bir mektup verdi. Ben yazı bilirdim; okudum. İçinde şöyle yazıyordu: “Sonra: Bize ulaştığına göre arkadaşın sana kaba davranmış. Allah seni hor görülecek ve (hakkın) zayi edilecek bir yerde bırakmamıştır. Bize katıl, sana destek olalım.” Onu okuyunca: “Bu da imtihandandır.” dedim ve onu tandıra götürüp onunla (tandırı) yaktım.
Nihayet elli günün kırkı geçmiş, vahiy de gecikmişken, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) elçisi bana gelip: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sana hanımından ayrı durmanı emrediyor.” dedi. “Onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım?” dedim. “Hayır, ondan ayrı dur; sakın ona yaklaşma.” dedi. İki arkadaşıma da aynısını (bildirmek üzere haber) gönderdi. Hanımıma: “Ailenin yanına git ve Allah bu iş hakkında hüküm verinceye kadar onların yanında kal.” dedim. Hilâl b. Ümeyye'nin hanımı Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip: “Ey Allah'ın Resûlü! Hilâl b. Ümeyye kendi başının çaresine bakamayan yaşlı bir adamdır; hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet etmemden hoşlanmaz mısın?” dedi. (Peygamber): “Hayır, fakat sana yaklaşmasın.” buyurdu. (Kadın): “Allah'a yemin ederim ki onda hiçbir şeye karşı bir kıpırtı yok. Allah'a yemin ederim ki başına gelen iş geldiğinden beri bu güne kadar ağlayıp duruyor.” dedi.
Ailemden biri bana: “Hanımın hakkında Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) izin istesen; Hilâl b. Ümeyye'nin hanımına ona hizmet etmesi için izin verdi.” dedi. Ben: “Onun hakkında Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) izin istemem. İzin istesem Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ne diyeceğini nereden bileyim? Ben genç bir adamım.” dedim. Bu şekilde on gece daha kaldım; konuşmamız yasaklandığı andan itibaren elli gecemiz tamamlandı.
Sonra ellinci gecenin sabahında evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah Azze ve Celle'nin bizim hakkımızda zikrettiği hal üzere —canım bana dar gelmiş, yeryüzü bütün genişliğine rağmen bana dar gelmiş halde— otururken Sel' dağının tepesine çıkmış birinin var sesiyle: “Ey Ka'b b. Mâlik! Müjde!” diye bağırdığını işittim. Hemen secdeye kapandım ve kurtuluşun geldiğini anladım. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sabah namazını kıldığında Allah'ın tövbemizi kabul ettiğini insanlara duyurmuştu. İnsanlar bizi müjdelemeye gittiler; iki arkadaşıma da müjdeciler gitti. Bir adam bana doğru at koşturdu; Eslem kabilesinden biri de bana doğru koşup dağa çıktı; ses attan daha hızlıydı. Sesini işittiğim kişi beni müjdelemek üzere yanıma gelince, müjdesine karşılık iki elbisemi çıkarıp ona giydirdim. Allah'a yemin ederim ki o gün bunlardan başka (elbisem) yoktu. İki elbise ödünç alıp giydim ve Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) gitmek üzere yola koyuldum. İnsanlar bölük bölük beni karşılıyor, tövbemden dolayı beni tebrik ediyor ve: “Allah'ın tövbeni kabul etmesi sana kutlu olsun!” diyorlardı. Nihayet mescide girdim. Bir de baktım ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) mescitte oturuyor, etrafında da insanlar var. Talha b. Ubeydullah kalkıp koşarak geldi, benimle musafaha etti ve beni tebrik etti. Allah'a yemin ederim ki muhacirlerden ondan başka kimse kalkmadı.
(Râvi) dedi ki: Ka'b, Talha'nın bu davranışını hiç unutmazdı.
Ka'b dedi ki: Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) selam verdiğimde, yüzü sevinçten parıldarken: “Annenin seni doğurduğu günden beri üzerinden geçen en hayırlı günle müjdelen!” buyurdu. “Ey Allah'ın Resûlü! Bu senin katından mı, yoksa Allah katından mı?” dedim. “Hayır, bilakis Allah katındandır.” buyurdu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sevindiğinde yüzü aydınlanırdı; sanki yüzü bir ay parçası olurdu. Biz bunu bilirdik. Önünde oturduğumda: “Ey Allah'ın Resûlü! Tövbemin (bir gereği olarak) malımdan Allah'a ve Resûlü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) sadaka olarak sıyrılmak (istiyorum).” dedim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Malının bir kısmını elinde tut; bu senin için daha hayırlıdır.” buyurdu. “Öyleyse Hayber'deki payımı elimde tutuyorum.” dedim. Ve: “Ey Allah'ın Resûlü! Allah beni ancak doğruluk sayesinde kurtardı. Tövbemin (bir gereği olarak), yaşadığım sürece doğrudan başka bir şey söylemeyeceğim.” dedim. Allah'a yemin ederim ki bunu Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediğim günden bu güne kadar, Müslümanlardan Allah'ın doğru sözlülük hususunda beni imtihan ettiğinden daha güzel bir şekilde imtihan ettiği birini bilmiyorum. Allah'a yemin ederim ki bunu Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediğimden bu güne kadar kasten bir yalan söylemedim. Kalan (ömrümde) de Allah'ın beni koruyacağını umarım.
(Ka'b) dedi ki: Allah Azze ve Celle şu âyetleri indirdi: “Andolsun ki Allah, Peygamber'in, içlerinden bir grubun kalpleri kaymak üzereyken zorluk anında ona uyan muhacirlerin ve ensarın tövbesini kabul etti. Sonra yine onların tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. (Hükümleri) geri bırakılan üç kişinin de (tövbesini kabul etti). Öyle ki yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, canları da kendilerine dar gelmişti.” (Tevbe 9/117-118) (Âyetleri) “Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe 9/119) âyetine kadar (okudu).
Ka'b dedi ki: Allah'a yemin ederim ki, Allah beni İslam'a hidayet ettikten sonra bana verdiği nimetler içinde, Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) doğru söylememden, yani ona yalan söyleyip de yalan söyleyenlerin helak olduğu gibi helak olmamamdan daha büyüğü gözümde yoktur. Çünkü Allah, vahyi indirdiğinde yalan söyleyenler hakkında, birine söylediği en kötü sözü söyledi. Allah şöyle buyurdu: “Yanlarına döndüğünüzde kendilerini kendi hallerine bırakmanız için size Allah adına yemin edecekler. Onları kendi hallerine bırakın. Çünkü onlar pistir. Kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir. Kendilerinden razı olmanız için size yemin ediyorlar. Siz onlardan razı olsanız bile, şüphesiz Allah fasıklar topluluğundan razı olmaz.” (Tevbe 9/95-96)
Ka'b dedi ki: Biz üçümüz, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine yemin ettiklerinde (özürlerini) kabul ettiği, biatlerini alıp onlar için istiğfar ettiği kimselerin işinden geri bırakıldık. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah onun hakkında hüküm verinceye kadar bizim işimizi erteledi. İşte bundan dolayı Allah Azze ve Celle “(Hükümleri) geri bırakılan üç kişinin de” buyurdu. Allah'ın zikrettiği bu geri bırakılış, bizim gazveden geri kalmamız değildir; ancak (Peygamber'in) bizi, kendisine yemin edip özür beyan eden ve (özrünü) kabul ettiği kimselerden geri bırakması ve işimizi ertelemesidir.
Bana bu hadisi Muhammed b. Râfi' rivayet etti; (dedi ki:) Bize Huceyn b. el-Müsennâ, (dedi ki:) Bize Leys, Ukayl'den, o da İbn Şihâb'dan, Yûnus'un Zührî'den rivayet ettiği isnadla aynen rivayet etti.
Sahîh-i Müslim 2769a, b, Kitap 50, Hadis 62