Zübeyr oğluna: "Borcumdan aciz kalırsan Mevlâmdan yardım iste" dedi; "Mevlân kim?" deyince "Allah" dedi.

Kaynak
Sahîh-i Buhârî 3129, Kitap 57, Hadis 38
Türkçe meal

Abdullah b. Zübeyr (radıyallahu anhümâ) şöyle rivayet etti:

Zübeyr Cemel günü (savaş saflarında) durduğunda beni çağırdı; ben de yanına kalktım. Şöyle dedi: “Yavrucuğum! Bugün ancak zalim ya da mazlum öldürülür. Ben kendimi bugün ancak mazlum olarak öldürülecek görüyorum. En büyük kaygılarımdan biri de borcumdur. Ne dersin, borcumuz malımızdan bir şey bırakır mı?” Sonra: “Yavrucuğum! Malımızı sat ve borcumu öde” dedi. (Malının) üçte birini vasiyet etti; bunun üçte birini de oğullarına, yani Abdullah b. Zübeyr'in oğullarına (vasiyet etti). Şöyle diyordu: “Üçte birin üçte biri. Borç ödendikten sonra malımızdan bir fazlalık kalırsa, onun üçte biri senin çocuklarınındır.”

Hişâm dedi ki: Abdullah'ın çocuklarından bazıları, Zübeyr'in oğullarından Hubeyb ve Abbâd gibi bazılarıyla yaşça denkti. (Abdullah'ın) o gün dokuz oğlu ve dokuz kızı vardı.

Abdullah dedi ki: (Babam) bana borcunu vasiyet etmeye başladı ve şöyle diyordu: “Yavrucuğum! Ondan bir şeyde aciz kalırsan onun için Mevlâmdan yardım iste.” Vallahi neyi kastettiğini anlamadım; nihayet: “Babacığım! Mevlân kim?” dedim. “Allah” dedi. Vallahi onun borcundan dolayı ne zaman bir sıkıntıya düştüysem: “Ey Zübeyr'in Mevlâsı! Onun borcunu öde” dedim, O da ödedi. Zübeyr (radıyallahu anh) öldürüldü; ne bir dinar ne de bir dirhem bıraktı. Yalnızca aralarında Gâbe'nin de bulunduğu araziler, Medine'de on bir ev, Basra'da iki ev, Kûfe'de bir ev ve Mısır'da bir ev (bıraktı). (Abdullah) dedi ki: Onun üzerindeki borç şuradan ileri gelmişti: Adam ona mal getirip onu emanet olarak bırakmak isterdi. Zübeyr: “Hayır, fakat bu bir borçtur; çünkü onun zayi olmasından korkarım” derdi. Hiçbir zaman ne bir emirlik ne haraç toplama ne de başka bir şey üstlenmedi. Ancak Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ya da Ebû Bekir, Ömer ve Osman (radıyallahu anhüm) ile birlikte bir gazvede bulunması müstesna. Abdullah b. Zübeyr dedi ki: Üzerindeki borcu hesapladım, onu iki milyon iki yüz bin buldum. (Râvi) dedi ki: Hakîm b. Hizâm, Abdullah b. Zübeyr ile karşılaştı ve: “Kardeşimin oğlu! Kardeşimin ne kadar borcu var?” dedi. (Abdullah) bunu ondan gizledi ve: “Yüz bin” dedi. Hakîm: “Vallahi mallarınızın buna yeteceğini sanmıyorum” dedi. Abdullah ona: “Peki iki milyon iki yüz bin olsaydı ne derdin?” dedi. “Buna güç yetirebileceğinizi sanmıyorum. Ondan bir şeyde aciz kalırsanız benden yardım isteyin” dedi. (Râvi) dedi ki: Zübeyr Gâbe'yi yüz yetmiş bine satın almıştı. Abdullah onu bir milyon altı yüz bine sattı. Sonra kalkıp: “Kimin Zübeyr üzerinde bir hakkı varsa Gâbe'de bize gelsin” dedi. Abdullah b. Ca'fer ona geldi; onun Zübeyr üzerinde dört yüz bin alacağı vardı. Abdullah'a: “İsterseniz onu size bırakırım” dedi. Abdullah: “Hayır” dedi. “İsterseniz, ertelerseniz onu ertelediğiniz (borçlar) arasına koyun” dedi. Abdullah: “Hayır” dedi. “Öyleyse bana (araziden) bir parça ayırın” dedi. Abdullah: “Şuradan şuraya kadar senindir” dedi. (Abdullah) ondan satıp (babasının) borcunu ödedi ve tamamen yerine getirdi. Ondan dört buçuk hisse kaldı. Muâviye'nin yanına geldi; yanında Amr b. Osman, Münzir b. Zübeyr ve İbn Zem'a vardı. Muâviye ona: “Gâbe'ye ne kadar değer biçildi?” dedi. “Her hisseye yüz bin” dedi. “Ne kadar kaldı?” dedi. “Dört buçuk hisse” dedi. Münzir b. Zübeyr: “Bir hisseyi yüz bine aldım” dedi. Amr b. Osman: “Bir hisseyi yüz bine aldım” dedi. İbn Zem'a: “Bir hisseyi yüz bine aldım” dedi. Muâviye: “Ne kadar kaldı?” dedi. “Bir buçuk hisse” dedi. “Onu yüz elli bine aldım” dedi. (Râvi) dedi ki: Abdullah b. Ca'fer de kendi payını Muâviye'ye altı yüz bine sattı. İbn Zübeyr (babasının) borcunu ödemeyi bitirince Zübeyr'in oğulları: “Mirasımızı aramızda taksim et” dediler. “Hayır, vallahi dört yıl boyunca hac mevsiminde: ‘Dikkat edin! Kimin Zübeyr üzerinde bir alacağı varsa bize gelsin, onu ödeyelim’ diye ilan etmedikçe aranızda taksim etmem” dedi. Her yıl hac mevsiminde ilan etmeye başladı. Dört yıl geçince aralarında taksim etti. (Râvi) dedi ki: Zübeyr'in dört hanımı vardı. (Abdullah) üçte biri ayırdı; her kadına bir milyon iki yüz bin düştü. Onun bütün malı elli milyon iki yüz bindi.

Sahîh-i Buhârî 3129, Kitap 57, Hadis 38

Arapça metin
حَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ، قَالَ قُلْتُ لأَبِي أُسَامَةَ أَحَدَّثَكُمْ هِشَامُ بْنُ عُرْوَةَ عَنْ أَبِيهِ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الزُّبَيْرِ قَالَ لَمَّا وَقَفَ الزُّبَيْرُ يَوْمَ الْجَمَلِ دَعَانِي، فَقُمْتُ إِلَى جَنْبِهِ فَقَالَ يَا بُنَىِّ، إِنَّهُ لاَ يُقْتَلُ الْيَوْمَ إِلاَّ ظَالِمٌ أَوْ مَظْلُومٌ، وَإِنِّي لاَ أُرَانِي إِلاَّ سَأُقْتَلُ الْيَوْمَ مَظْلُومًا، وَإِنَّ مِنْ أَكْبَرِ هَمِّي لَدَيْنِي، أَفَتُرَى يُبْقِي دَيْنُنَا مِنْ مَالِنَا شَيْئًا فَقَالَ يَا بُنَىِّ بِعْ مَالَنَا فَاقْضِ دَيْنِي. وَأَوْصَى بِالثُّلُثِ، وَثُلُثِهِ لِبَنِيهِ، يَعْنِي عَبْدَ اللَّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ يَقُولُ ثُلُثُ الثُّلُثِ، فَإِنْ فَضَلَ مِنْ مَالِنَا فَضْلٌ بَعْدَ قَضَاءِ الدَّيْنِ شَىْءٌ فَثُلُثُهُ لِوَلَدِكَ. قَالَ هِشَامٌ وَكَانَ بَعْضُ وَلَدِ عَبْدِ اللَّهِ قَدْ وَازَى بَعْضَ بَنِي الزُّبَيْرِ خُبَيْبٌ وَعَبَّادٌ، وَلَهُ يَوْمَئِذٍ تِسْعَةُ بَنِينَ وَتِسْعُ بَنَاتٍ. قَالَ عَبْدُ اللَّهِ فَجَعَلَ يُوصِينِي بِدَيْنِهِ وَيَقُولُ يَا بُنَىِّ، إِنْ عَجَزْتَ عَنْهُ فِي شَىْءٍ فَاسْتَعِنْ عَلَيْهِ مَوْلاَىَ. قَالَ فَوَاللَّهِ مَا دَرَيْتُ مَا أَرَادَ حَتَّى قُلْتُ يَا أَبَتِ مَنْ مَوْلاَكَ قَالَ اللَّهُ. قَالَ فَوَاللَّهِ مَا وَقَعْتُ فِي كُرْبَةٍ مِنْ دَيْنِهِ إِلاَّ قُلْتُ يَا مَوْلَى الزُّبَيْرِ، اقْضِ عَنْهُ دَيْنَهُ. فَيَقْضِيهِ، فَقُتِلَ الزُّبَيْرُ ـ رضى الله عنه ـ وَلَمْ يَدَعْ دِينَارًا وَلاَ دِرْهَمًا، إِلاَّ أَرَضِينَ مِنْهَا الْغَابَةُ، وَإِحْدَى عَشْرَةَ دَارًا بِالْمَدِينَةِ، وَدَارَيْنِ بِالْبَصْرَةِ، وَدَارًا بِالْكُوفَةِ، وَدَارًا بِمِصْرَ. قَالَ وَإِنَّمَا كَانَ دَيْنُهُ الَّذِي عَلَيْهِ أَنَّ الرَّجُلَ كَانَ يَأْتِيهِ بِالْمَالِ فَيَسْتَوْدِعُهُ إِيَّاهُ فَيَقُولُ الزُّبَيْرُ لاَ وَلَكِنَّهُ سَلَفٌ، فَإِنِّي أَخْشَى عَلَيْهِ الضَّيْعَةَ، وَمَا وَلِيَ إِمَارَةً قَطُّ وَلاَ جِبَايَةَ خَرَاجٍ وَلاَ شَيْئًا، إِلاَّ أَنْ يَكُونَ فِي غَزْوَةٍ مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَوْ مَعَ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعُثْمَانَ ـ رضى الله عنهم ـ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الزُّبَيْرِ فَحَسَبْتُ مَا عَلَيْهِ مِنَ الدَّيْنِ فَوَجَدْتُهُ أَلْفَىْ أَلْفٍ وَمِائَتَىْ أَلْفٍ قَالَ فَلَقِيَ حَكِيمُ بْنُ حِزَامٍ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ الزُّبَيْرِ فَقَالَ يَا ابْنَ أَخِي، كَمْ عَلَى أَخِي مِنَ الدَّيْنِ فَكَتَمَهُ. فَقَالَ مِائَةُ أَلْفٍ. فَقَالَ حَكِيمٌ وَاللَّهِ مَا أُرَى أَمْوَالَكُمْ تَسَعُ لِهَذِهِ. فَقَالَ لَهُ عَبْدُ اللَّهِ أَفَرَأَيْتَكَ إِنْ كَانَتْ أَلْفَىْ أَلْفٍ وَمِائَتَىْ أَلْفٍ قَالَ مَا أُرَاكُمْ تُطِيقُونَ هَذَا، فَإِنْ عَجَزْتُمْ عَنْ شَىْءٍ مِنْهُ فَاسْتَعِينُوا بِي. قَالَ وَكَانَ الزُّبَيْرُ اشْتَرَى الْغَابَةَ بِسَبْعِينَ وَمِائَةِ أَلْفٍ، فَبَاعَهَا عَبْدُ اللَّهِ بِأَلْفِ أَلْفٍ وَسِتِّمِائَةِ أَلْفٍ ثُمَّ قَامَ فَقَالَ مَنْ كَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيْرِ حَقٌّ فَلْيُوَافِنَا بِالْغَابَةِ، فَأَتَاهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ جَعْفَرٍ، وَكَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيْرِ أَرْبَعُمِائَةِ أَلْفٍ فَقَالَ لِعَبْدِ اللَّهِ إِنْ شِئْتُمْ تَرَكْتُهَا لَكُمْ. قَالَ عَبْدُ اللَّهِ لاَ. قَالَ فَإِنْ شِئْتُمْ جَعَلْتُمُوهَا فِيمَا تُؤَخِّرُونَ إِنْ أَخَّرْتُمْ. فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ لاَ. قَالَ قَالَ فَاقْطَعُوا لِي قِطْعَةً. فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ لَكَ مِنْ هَا هُنَا إِلَى هَا هُنَا. قَالَ فَبَاعَ مِنْهَا فَقَضَى دَيْنَهُ فَأَوْفَاهُ، وَبَقِيَ مِنْهَا أَرْبَعَةُ أَسْهُمٍ وَنِصْفٌ، فَقَدِمَ عَلَى مُعَاوِيَةَ وَعِنْدَهُ عَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ وَالْمُنْذِرُ بْنُ الزُّبَيْرِ وَابْنُ زَمْعَةَ فَقَالَ لَهُ مُعَاوِيَةُ كَمْ قُوِّمَتِ الْغَابَةُ قَالَ كُلُّ سَهْمٍ مِائَةَ أَلْفٍ. قَالَ كَمْ بَقِيَ قَالَ أَرْبَعَةُ أَسْهُمٍ وَنِصْفٌ. قَالَ الْمُنْذِرُ بْنُ الزُّبَيْرِ قَدْ أَخَذْتُ سَهْمًا بِمِائَةِ أَلْفٍ. قَالَ عَمْرُو بْنُ عُثْمَانَ قَدْ أَخَذْتُ سَهْمًا بِمِائَةِ أَلْفٍ. وَقَالَ ابْنُ زَمْعَةَ قَدْ أَخَذْتُ سَهْمًا بِمِائَةِ أَلْفٍ. فَقَالَ مُعَاوِيَةُ كَمْ بَقِيَ فَقَالَ سَهْمٌ وَنِصْفٌ. قَالَ أَخَذْتُهُ بِخَمْسِينَ وَمِائَةِ أَلْفٍ. قَالَ وَبَاعَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ جَعْفَرٍ نَصِيبَهُ مِنْ مُعَاوِيَةَ بِسِتِّمِائَةِ أَلْفٍ، فَلَمَّا فَرَغَ ابْنُ الزُّبَيْرِ مِنْ قَضَاءِ دَيْنِهِ قَالَ بَنُو الزُّبَيْرِ اقْسِمْ بَيْنَنَا مِيرَاثَنَا. قَالَ لاَ، وَاللَّهِ لاَ أَقْسِمُ بَيْنَكُمْ حَتَّى أُنَادِيَ بِالْمَوْسِمِ أَرْبَعَ سِنِينَ أَلاَ مَنْ كَانَ لَهُ عَلَى الزُّبَيْرِ دَيْنٌ فَلْيَأْتِنَا فَلْنَقْضِهِ. قَالَ فَجَعَلَ كَلَّ سَنَةٍ يُنَادِي بِالْمَوْسِمِ، فَلَمَّا مَضَى أَرْبَعُ سِنِينَ قَسَمَ بَيْنَهُمْ قَالَ فَكَانَ لِلزُّبَيْرِ أَرْبَعُ نِسْوَةٍ، وَرَفَعَ الثُّلُثَ، فَأَصَابَ كُلَّ امْرَأَةٍ أَلْفُ أَلْفٍ وَمِائَتَا أَلْفٍ، فَجَمِيعُ مَالِهِ خَمْسُونَ أَلْفَ أَلْفٍ وَمِائَتَا أَلْفٍ.

Hata bildir

Sahîh-i Buhârî 3129 metninde gördüğünüz hatayı bildirin. Bildiriminiz incelendikten sonra düzeltilir.

Hata türü