Tebük'ten geri kalan Ka'b b. Mâlik: Allah beni ancak doğruluk sayesinde kurtardı, dedi.

Kaynak
Sahîh-i Buhârî 4418, Kitap 64, Hadis 440
Türkçe meal

Ka'b b. Mâlik'in (radıyallahu anh) gözleri görmez olunca oğulları arasından ona yol gösteren Abdullah b. Ka'b şöyle rivayet etti:

Ka'b b. Mâlik'i, Tebük kıssasında (gazveden) geri kaldığı zamanı anlatırken işittim. Ka'b şöyle dedi: Tebük gazvesi dışında Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı hiçbir gazvede ondan geri kalmadım. Ancak Bedir gazvesinde geri kalmıştım; fakat ondan geri kalan hiç kimse kınanmadı. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ancak Kureyş kervanını (ele geçirmek) isteyerek çıkmıştı; nihayet Allah, onlarla düşmanlarını önceden kararlaştırılmamış bir şekilde bir araya getirdi. Andolsun ki İslâm üzerine birbirimizden kesin söz aldığımız Akabe gecesinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte bulundum. Bedir insanlar arasında ondan daha çok anılsa da, onun yerine Bedir'de bulunmuş olmayı istemem.

Benim haberim şudur: O gazvede ondan geri kaldığım zamanki kadar hiçbir zaman daha güçlü ve daha varlıklı olmamıştım. Vallahi ondan önce yanımda hiçbir zaman iki binek devesi bir araya gelmemişti; o gazvede ikisini bir araya getirdim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gazveye niyet ettiğinde, mutlaka başka bir yeri kastediyormuş gibi gösterirdi. Nihayet o gazve geldi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) o gazveye şiddetli bir sıcakta çıktı; uzak bir yolculukla, çöllerle ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya kaldı. Gazvelerinin hazırlığını yapsınlar diye müslümanlara işlerini açıkça ortaya koydu ve onlara yöneldiği yönü haber verdi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte olan müslümanlar çoktu; onları bir araya toplayan (kayıt tutan) bir defter de yoktu -divanı kastediyor-.

Ka'b dedi ki: Gaip olmak isteyen hiçbir adam yoktu ki, hakkında Allah'ın vahyi inmedikçe (durumunun) gizli kalacağını sanmasın. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) o gazveye meyvelerin ve gölgelerin hoş olduğu bir zamanda çıktı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onunla birlikte müslümanlar hazırlandılar. Ben de onlarla birlikte hazırlanmak için sabahleyin çıkmaya başladım; fakat hiçbir şey yapmadan dönüyordum ve kendi kendime: “Ben buna gücü yeterim” diyordum. Bu (gevşeklik) beni oyalayıp durdu; nihayet insanlar ciddi bir şekilde (hazırlığa) koyuldu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onunla birlikte müslümanlar sabahleyin (yola çıktılar); ben ise hazırlığımdan hiçbir şey yapmamıştım. “Ondan bir ya da iki gün sonra hazırlanır, sonra onlara yetişirim” dedim. Onlar ayrıldıktan sonra hazırlanmak için sabahleyin çıktım; hiçbir şey yapmadan döndüm. Sonra (yine) sabahleyin çıktım, sonra hiçbir şey yapmadan döndüm. (Bu hâl) bende devam etti; nihayet onlar hızla (yol) aldılar ve gazve (elden) kaçtı. Yola çıkıp onlara yetişmeye niyet ettim; keşke (bunu) yapsaydım! Fakat bu bana takdir edilmedi.

Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) çıkışından sonra insanların arasına çıkıp içlerinde dolaştığımda, münafıklıkla itham edilmiş bir adamdan ya da Allah'ın mazur saydığı zayıflardan bir adamdan başkasını görmemem beni üzüyordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Tebük'e varıncaya kadar beni anmadı. Tebük'te topluluğun içinde otururken: “Ka'b ne yaptı?” buyurdu. Benî Seleme'den bir adam: “Ey Allah'ın Resûlü! Onu iki bürdesi ve kendi yanlarına (kibirle) bakması alıkoydu” dedi. Muâz b. Cebel: “Ne kötü söyledin! Vallahi ey Allah'ın Resûlü, onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sustu.

Ka'b b. Mâlik dedi ki: Onun (Medine'ye) dönmek üzere yöneldiği haberi bana ulaşınca üzüntüm beni sardı. Yalan (bahaneler) düşünmeye başladım ve: “Yarın onun öfkesinden ne ile kurtulacağım?” diyordum. Bu hususta ailemden görüş sahibi herkesten yardım istedim. “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmek üzere (yaklaştı)” denilince bâtıl (düşünceler) benden uzaklaştı ve içinde yalan bulunan hiçbir şeyle ondan asla kurtulamayacağımı anladım. Ona doğruyu söylemeye kesin karar verdim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sabahleyin geldi. Bir yolculuktan döndüğünde önce mescide uğrar, orada iki rekât namaz kılar, sonra insanlar için otururdu. Bunu yapınca (gazveden) geri kalanlar ona geldi; özür beyan etmeye ve ona yemin etmeye başladılar. Seksen küsur adamdılar. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onların açığa vurduklarını kabul etti, onlardan biat aldı, onlar için bağışlanma diledi ve içlerini Allah'a havale etti.

Ben de ona geldim. Selam verince öfkeli bir kimsenin tebessümü ile tebessüm etti, sonra: “Gel” buyurdu. Yürüyerek gelip önüne oturdum. Bana: “Seni geri bırakan ne oldu? Bineğini satın almış değil miydin?” buyurdu. Ben de şöyle dedim: “Evet! Vallahi ben dünya ehlinden senden başka birinin yanında otursaydım, bir mazeretle onun öfkesinden kurtulacağımı düşünürdüm; bana (ikna edici) konuşma kabiliyeti verilmiştir. Fakat vallahi şunu kesinlikle biliyorum: Bugün sana, benden razı olacağın yalan bir söz söylesem, pek yakında Allah seni bana öfkelendirecektir. Eğer sana, bundan dolayı bana kırılacağın doğru bir söz söylersem, bunda Allah'ın affını umarım. Hayır, vallahi hiçbir mazeretim yoktu. Vallahi senden geri kaldığım zamanki kadar hiçbir zaman daha güçlü ve daha varlıklı olmamıştım.” Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Buna gelince, doğru söyledi. Haydi kalk, Allah senin hakkında hüküm verinceye kadar (bekle)” buyurdu.

Kalktım. Benî Seleme'den bazı adamlar fırlayıp ardımdan geldiler ve bana: “Vallahi bundan önce senin bir günah işlediğini bilmiyoruz. (Gazveden) geri kalanların Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan ettikleri gibi bir özür beyan etmekten âciz kaldın. Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) senin için bağışlanma dilemesi günahına yeterdi” dediler. Vallahi beni o kadar kınadılar ki (Resûlullah'a) dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: “Benimle birlikte bu (durum) başka birinin başına geldi mi?” dedim. “Evet, iki adam senin söylediğin gibi söyledi; onlara da sana söylenenin aynısı söylendi” dediler. “Onlar kim?” dedim. “Mürâre b. Rebî' el-Amrî ve Hilâl b. Ümeyye el-Vâkıfî” dediler. Bana Bedir'de bulunmuş, kendilerinde (bana) örnek bulunan iki salih adamı andılar. Onları bana anınca (kararımda) devam ettim.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisinden geri kalanlar arasından biz üçümüzle konuşmayı müslümanlara yasakladı. İnsanlar bizden uzak durdular ve bize karşı değiştiler; öyle ki yeryüzü bile gözümde yabancılaştı; o artık tanıdığım (yer) değildi. Bu hâl üzere elli gece kaldık. İki arkadaşım boyun büküp evlerinde oturdular ve ağlıyorlardı. Ben ise topluluğun en genci ve en dayanıklısıydım. Dışarı çıkıyor, müslümanlarla birlikte namazda bulunuyor ve çarşılarda dolaşıyordum; fakat kimse benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra meclisinde iken Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip ona selam veriyor ve kendi kendime: “Selamımı almak için dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı?” diyordum. Sonra ona yakın bir yerde namaz kılıyor ve ona gizlice bakıyordum. Namazıma yöneldiğimde bana bakıyor, ona doğru döndüğümde benden yüz çeviriyordu.

İnsanların bu soğukluğu bana uzun gelince yürüdüm ve amcamın oğlu ve insanların bana en sevimlisi olan Ebû Katâde'nin bahçesinin duvarına tırmandım. Ona selam verdim; vallahi selamımı almadı. “Ey Ebû Katâde! Allah adına sana soruyorum: Allah'ı ve Resûlü'nü sevdiğimi biliyor musun?” dedim. Sustu. Ona tekrar dönüp Allah adına sordum; yine sustu. Tekrar dönüp Allah adına sordum. “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedi. Gözlerimden yaşlar boşandı; dönüp duvara tırmandım (ve oradan çıktım).

(Ka'b) dedi ki: Medine çarşısında yürürken, Medine'de satmak üzere yiyecek getirenlerden, Şam halkının Nabatîlerinden bir Nabatî: “Kim (beni) Ka'b b. Mâlik'e götürür?” diyordu. İnsanlar ona (beni) işaret etmeye başladılar. Nihayet yanıma gelince bana Gassân kralından bir mektup verdi. Onda şöyle yazıyordu: “Bundan sonra: Bana ulaştı ki arkadaşın sana kaba davranmış. Allah seni hor görüleceğin ve (hakkının) zayi edileceği bir yurtta kılmadı. Bize katıl, sana yardım edelim.” Onu okuyunca: “Bu da belâdandır” dedim. Onu tandıra götürüp onunla tandırı yaktım.

Nihayet elli geceden kırkı geçince Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) elçisi bana geldi ve: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sana hanımından uzak durmanı emrediyor” dedi. “Onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım?” dedim. “Hayır, bilakis ondan uzak dur, ona yaklaşma” dedi. İki arkadaşıma da bunun gibisini gönderdi. Hanımıma: “Ailenin yanına git ve Allah bu iş hakkında hüküm verinceye kadar onların yanında kal” dedim.

Ka'b dedi ki: Hilâl b. Ümeyye'nin hanımı Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip: “Ey Allah'ın Resûlü! Hilâl b. Ümeyye bakımsız kalmış, hizmetçisi olmayan bir ihtiyardır. Ona hizmet etmemden hoşlanmaz mısın?” dedi. “Hayır, fakat sana yaklaşmasın” buyurdu. (Kadın): “Vallahi onun hiçbir şeye karşı hareketi (isteği) yok. Vallahi başına o iş geldiğinden beri bugününe kadar ağlayıp duruyor” dedi. Ailemden bazıları bana: “Hilâl b. Ümeyye'nin hanımına ona hizmet etmesi için izin verdiği gibi sen de hanımın hakkında Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) izin istesen” dediler. Ben: “Vallahi onun hakkında Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) izin istemem. Ondan izin istediğimde Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ne diyeceğini nereden bileyim? Ben genç bir adamım” dedim.

Bundan sonra on gece daha kaldım; nihayet Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bizimle konuşmayı yasakladığı zamandan itibaren elli gecemiz tamamlandı. Elli (gece)nin sabahında, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldığımda, Allah'ın (Kur'ân'da) andığı hâl üzere -nefsim bana dar gelmiş, yeryüzü bütün genişliğine rağmen bana dar gelmişken- otururken, Sel' dağının üzerine çıkmış bir bağıranın en yüksek sesiyle: “Ey Ka'b b. Mâlik! Müjde!” diye bağırdığını işittim. Hemen secdeye kapandım ve (sıkıntıdan) kurtuluşun geldiğini anladım. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sabah namazını kıldığı zaman Allah'ın tevbemizi kabul ettiğini ilan etmişti. İnsanlar bizi müjdelemeye gittiler; iki arkadaşıma doğru da müjdeciler gitti. Bir adam bana doğru at koşturdu; Eslem (kabilesin)den biri de koşup dağın üzerine çıktı; ses attan daha hızlıydı. Sesini işittiğim kişi beni müjdelemek için yanıma gelince iki elbisemi çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün o ikisinden başka (elbisem) yoktu. İki elbise ödünç alıp giydim ve Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) doğru gittim. İnsanlar bölük bölük beni karşılıyor, tevbemden dolayı beni tebrik ediyor ve: “Allah'ın tevbeni kabul etmesi sana kutlu olsun” diyorlardı.

Ka'b dedi ki: Nihayet mescide girdim. Bir de baktım ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) oturuyor, etrafında da insanlar var. Talha b. Ubeydullah koşar adımlarla bana doğru kalktı; benimle musafaha etti ve beni tebrik etti. Vallahi Muhâcirlerden ondan başka bana doğru kalkan olmadı. Bunu Talha için hiç unutmam.

Ka'b dedi ki: Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) selam verdiğimde, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yüzü sevinçten parlarken: “Annenin seni doğurduğundan beri üzerinden geçen en hayırlı gün ile müjdelen!” buyurdu. Ben: “Ey Allah'ın Resûlü! Bu senin katından mı, yoksa Allah katından mı?” dedim. “Hayır, bilakis Allah katındandır” buyurdu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sevindiği zaman yüzü aydınlanırdı; sanki bir ay parçası gibi olurdu; biz bunu ondan bilirdik. Önüne oturunca: “Ey Allah'ın Resûlü! Tevbemin bir parçası da malımdan sıyrılıp onu Allah'a ve Resûlü'ne sadaka olarak vermemdir” dedim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Malının bir kısmını kendine alıkoy; bu senin için daha hayırlıdır” buyurdu. “Öyleyse Hayber'deki payımı alıkoyuyorum” dedim. Ve: “Ey Allah'ın Resûlü! Allah beni ancak doğruluk sayesinde kurtardı. Tevbemin bir parçası da hayatta kaldığım sürece doğrudan başka bir şey konuşmamamdır” dedim. Vallahi bunu Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediğim zamandan beri, söz doğruluğu hususunda Allah'ın, beni denediğinden daha güzel bir şekilde denediği müslümanlardan hiç kimseyi bilmiyorum. Bunu Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediğim zamandan bugünüme kadar kasten bir yalan söylemedim. Kalan (ömrümde) de Allah'ın beni koruyacağını umuyorum.

Allah, Resûlü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) şu âyetleri indirdi: “Andolsun Allah, Peygamber'in ve Muhâcirlerin tevbesini kabul etti...” sözünden “...ve doğrularla beraber olun” sözüne kadar (Tevbe 9/117-119). Vallahi Allah beni İslâm'a hidayet ettikten sonra bana, Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı doğru söylememden -ona yalan söyleyip de yalan söyleyenlerin helak olduğu gibi helak olmamamdan- daha büyük gördüğüm bir nimet asla vermedi. Çünkü Allah, vahyi indirdiğinde yalan söyleyenler hakkında, herhangi birine söylediğinin en kötüsünü söyledi. Tebâreke ve teâlâ şöyle buyurdu: “Onların yanına döndüğünüzde size Allah adına yemin edecekler...” sözünden “...şüphesiz Allah fâsıklar topluluğundan razı olmaz” sözüne kadar (Tevbe 9/95-96).

Ka'b dedi ki: Biz üçümüz, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine yemin ettiklerinde (özürlerini) kabul edip biat aldığı ve bağışlanma dilediği o kimselerin işinden geri bırakıldık. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim işimizi, Allah onun hakkında hüküm verinceye kadar erteledi. İşte bu yüzden Allah: “Geri bırakılan o üç kişinin de (tevbesini kabul etti)” (Tevbe 9/118) buyurdu. Allah'ın andığı (bu geri bırakılış), bizim gazveden geri kalmamız değildir; ancak onun (Peygamber'in) bizi, kendisine yemin edip özür beyan eden ve (özrü) kabul edilen kimselerden geri bırakması ve işimizi ertelemesidir.

Sahîh-i Buhârî 4418, Kitap 64, Hadis 440

Arapça metin
حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ بُكَيْرٍ، حَدَّثَنَا اللَّيْثُ، عَنْ عُقَيْلٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ ـ وَكَانَ قَائِدَ كَعْبٍ مِنْ بَنِيهِ حِينَ عَمِيَ ـ قَالَ سَمِعْتُ كَعْبَ بْنَ مَالِكٍ، يُحَدِّثُ حِينَ تَخَلَّفَ عَنْ قِصَّةِ، تَبُوكَ قَالَ كَعْبٌ لَمْ أَتَخَلَّفْ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي غَزْوَةٍ غَزَاهَا إِلاَّ فِي غَزْوَةِ تَبُوكَ، غَيْرَ أَنِّي كُنْتُ تَخَلَّفْتُ فِي غَزْوَةِ بَدْرٍ، وَلَمْ يُعَاتِبْ أَحَدًا تَخَلَّفَ، عَنْهَا إِنَّمَا خَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُرِيدُ عِيرَ قُرَيْشٍ، حَتَّى جَمَعَ اللَّهُ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ عَدُوِّهِمْ عَلَى غَيْرِ مِيعَادٍ وَلَقَدْ شَهِدْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَيْلَةَ الْعَقَبَةِ حِينَ تَوَاثَقْنَا عَلَى الإِسْلاَمِ، وَمَا أُحِبُّ أَنَّ لِي بِهَا مَشْهَدَ بَدْرٍ، وَإِنْ كَانَتْ بَدْرٌ أَذْكَرَ فِي النَّاسِ مِنْهَا، كَانَ مِنْ خَبَرِي أَنِّي لَمْ أَكُنْ قَطُّ أَقْوَى وَلاَ أَيْسَرَ حِينَ تَخَلَّفْتُ عَنْهُ فِي تِلْكَ الْغَزْوَةِ، وَاللَّهِ مَا اجْتَمَعَتْ عِنْدِي قَبْلَهُ رَاحِلَتَانِ قَطُّ حَتَّى جَمَعْتُهُمَا فِي تِلْكَ الْغَزْوَةِ، وَلَمْ يَكُنْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُرِيدُ غَزْوَةً إِلاَّ وَرَّى بِغَيْرِهَا، حَتَّى كَانَتْ تِلْكَ الْغَزْوَةُ، غَزَاهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي حَرٍّ شَدِيدٍ، وَاسْتَقْبَلَ سَفَرًا بَعِيدًا وَمَفَازًا وَعَدُوًّا كَثِيرًا، فَجَلَّى لِلْمُسْلِمِينَ أَمْرَهُمْ لِيَتَأَهَّبُوا أُهْبَةَ غَزْوِهِمْ، فَأَخْبَرَهُمْ بِوَجْهِهِ الَّذِي يُرِيدُ، وَالْمُسْلِمُونَ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَثِيرٌ، وَلاَ يَجْمَعُهُمْ كِتَابٌ حَافِظٌ ـ يُرِيدُ الدِّيوَانَ ـ قَالَ كَعْبٌ فَمَا رَجُلٌ يُرِيدُ أَنْ يَتَغَيَّبَ إِلاَّ ظَنَّ أَنْ سَيَخْفَى لَهُ مَا لَمْ يَنْزِلْ فِيهِ وَحْىُ اللَّهِ، وَغَزَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم تِلْكَ الْغَزْوَةَ حِينَ طَابَتِ الثِّمَارُ وَالظِّلاَلُ، وَتَجَهَّزَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَالْمُسْلِمُونَ مَعَهُ، فَطَفِقْتُ أَغْدُو لِكَىْ أَتَجَهَّزَ مَعَهُمْ فَأَرْجِعُ وَلَمْ أَقْضِ شَيْئًا، فَأَقُولُ فِي نَفْسِي أَنَا قَادِرٌ عَلَيْهِ. فَلَمْ يَزَلْ يَتَمَادَى بِي حَتَّى اشْتَدَّ بِالنَّاسِ الْجِدُّ، فَأَصْبَحَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَالْمُسْلِمُونَ مَعَهُ وَلَمْ أَقْضِ مِنْ جَهَازِي شَيْئًا، فَقُلْتُ أَتَجَهَّزُ بَعْدَهُ بِيَوْمٍ أَوْ يَوْمَيْنِ ثُمَّ أَلْحَقُهُمْ، فَغَدَوْتُ بَعْدَ أَنْ فَصَلُوا لأَتَجَهَّزَ، فَرَجَعْتُ وَلَمْ أَقْضِ شَيْئًا، ثُمَّ غَدَوْتُ ثُمَّ رَجَعْتُ وَلَمْ أَقْضِ شَيْئًا، فَلَمْ يَزَلْ بِي حَتَّى أَسْرَعُوا وَتَفَارَطَ الْغَزْوُ، وَهَمَمْتُ أَنْ أَرْتَحِلَ فَأُدْرِكَهُمْ، وَلَيْتَنِي فَعَلْتُ، فَلَمْ يُقَدَّرْ لِي ذَلِكَ، فَكُنْتُ إِذَا خَرَجْتُ فِي النَّاسِ بَعْدَ خُرُوجِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَطُفْتُ فِيهِمْ، أَحْزَنَنِي أَنِّي لاَ أَرَى إِلاَّ رَجُلاً مَغْمُوصًا عَلَيْهِ النِّفَاقُ أَوْ رَجُلاً مِمَّنْ عَذَرَ اللَّهُ مِنَ الضُّعَفَاءِ، وَلَمْ يَذْكُرْنِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَتَّى بَلَغَ تَبُوكَ، فَقَالَ وَهْوَ جَالِسٌ فِي الْقَوْمِ بِتَبُوكَ " مَا فَعَلَ كَعْبٌ ". فَقَالَ رَجُلٌ مِنْ بَنِي سَلِمَةَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، حَبَسَهُ بُرْدَاهُ وَنَظَرُهُ فِي عِطْفِهِ. فَقَالَ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ بِئْسَ مَا قُلْتَ، وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ، مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ إِلاَّ خَيْرًا. فَسَكَتَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم. قَالَ كَعْبُ بْنُ مَالِكٍ فَلَمَّا بَلَغَنِي أَنَّهُ تَوَجَّهَ قَافِلاً حَضَرَنِي هَمِّي، وَطَفِقْتُ أَتَذَكَّرُ الْكَذِبَ وَأَقُولُ بِمَاذَا أَخْرُجُ مِنْ سَخَطِهِ غَدًا وَاسْتَعَنْتُ عَلَى ذَلِكَ بِكُلِّ ذِي رَأْىٍ مِنْ أَهْلِي، فَلَمَّا قِيلَ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَدْ أَظَلَّ قَادِمًا زَاحَ عَنِّي الْبَاطِلُ، وَعَرَفْتُ أَنِّي لَنْ أَخْرُجَ مِنْهُ أَبَدًا بِشَىْءٍ فِيهِ كَذِبٌ، فَأَجْمَعْتُ صِدْقَهُ، وَأَصْبَحَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَادِمًا، وَكَانَ إِذَا قَدِمَ مِنْ سَفَرٍ بَدَأَ بِالْمَسْجِدِ فَيَرْكَعُ فِيهِ رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ جَلَسَ لِلنَّاسِ، فَلَمَّا فَعَلَ ذَلِكَ جَاءَهُ الْمُخَلَّفُونَ، فَطَفِقُوا يَعْتَذِرُونَ إِلَيْهِ، وَيَحْلِفُونَ لَهُ، وَكَانُوا بِضْعَةً وَثَمَانِينَ رَجُلاً فَقَبِلَ مِنْهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلاَنِيَتَهُمْ، وَبَايَعَهُمْ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ، وَوَكَلَ سَرَائِرَهُمْ إِلَى اللَّهِ، فَجِئْتُهُ فَلَمَّا سَلَّمْتُ عَلَيْهِ تَبَسَّمَ تَبَسُّمَ الْمُغْضَبِ، ثُمَّ قَالَ " تَعَالَ ". فَجِئْتُ أَمْشِي حَتَّى جَلَسْتُ بَيْنَ يَدَيْهِ، فَقَالَ لِي " مَا خَلَّفَكَ أَلَمْ تَكُنْ قَدِ ابْتَعْتَ ظَهْرَكَ ". فَقُلْتُ بَلَى، إِنِّي وَاللَّهِ لَوْ جَلَسْتُ عِنْدَ غَيْرِكَ مِنْ أَهْلِ الدُّنْيَا، لَرَأَيْتُ أَنْ سَأَخْرُجُ مِنْ سَخَطِهِ بِعُذْرٍ، وَلَقَدْ أُعْطِيتُ جَدَلاً، وَلَكِنِّي وَاللَّهِ لَقَدْ عَلِمْتُ لَئِنْ حَدَّثْتُكَ الْيَوْمَ حَدِيثَ كَذِبٍ تَرْضَى بِهِ عَنِّي لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ أَنْ يُسْخِطَكَ عَلَىَّ، وَلَئِنْ حَدَّثْتُكَ حَدِيثَ صِدْقٍ تَجِدُ عَلَىَّ فِيهِ إِنِّي لأَرْجُو فِيهِ عَفْوَ اللَّهِ، لاَ وَاللَّهِ مَا كَانَ لِي مِنْ عُذْرٍ، وَاللَّهِ مَا كُنْتُ قَطُّ أَقْوَى وَلاَ أَيْسَرَ مِنِّي حِينَ تَخَلَّفْتُ عَنْكَ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَمَّا هَذَا فَقَدْ صَدَقَ، فَقُمْ حَتَّى يَقْضِيَ اللَّهُ فِيكَ ". فَقُمْتُ وَثَارَ رِجَالٌ مِنْ بَنِي سَلِمَةَ فَاتَّبَعُونِي، فَقَالُوا لِي وَاللَّهِ مَا عَلِمْنَاكَ كُنْتَ أَذْنَبْتَ ذَنْبًا قَبْلَ هَذَا، وَلَقَدْ عَجَزْتَ أَنْ لاَ تَكُونَ اعْتَذَرْتَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِمَا اعْتَذَرَ إِلَيْهِ الْمُتَخَلِّفُونَ، قَدْ كَانَ كَافِيَكَ ذَنْبَكَ اسْتِغْفَارُ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَكَ، فَوَاللَّهِ مَا زَالُوا يُؤَنِّبُونِي حَتَّى أَرَدْتُ أَنْ أَرْجِعَ فَأُكَذِّبُ نَفْسِي، ثُمَّ قُلْتُ لَهُمْ هَلْ لَقِيَ هَذَا مَعِي أَحَدٌ قَالُوا نَعَمْ، رَجُلاَنِ قَالاَ مِثْلَ مَا قُلْتَ، فَقِيلَ لَهُمَا مِثْلُ مَا قِيلَ لَكَ. فَقُلْتُ مَنْ هُمَا قَالُوا مُرَارَةُ بْنُ الرَّبِيعِ الْعَمْرِيُّ وَهِلاَلُ بْنُ أُمَيَّةَ الْوَاقِفِيُّ. فَذَكَرُوا لِي رَجُلَيْنِ صَالِحَيْنِ قَدْ شَهِدَا بَدْرًا فِيهِمَا إِسْوَةٌ، فَمَضَيْتُ حِينَ ذَكَرُوهُمَا لِي، وَنَهَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْمُسْلِمِينَ عَنْ كَلاَمِنَا أَيُّهَا الثَّلاَثَةُ مِنْ بَيْنِ مَنْ تَخَلَّفَ عَنْهُ، فَاجْتَنَبَنَا النَّاسُ وَتَغَيَّرُوا لَنَا حَتَّى تَنَكَّرَتْ فِي نَفْسِي الأَرْضُ، فَمَا هِيَ الَّتِي أَعْرِفُ، فَلَبِثْنَا عَلَى ذَلِكَ خَمْسِينَ لَيْلَةً، فَأَمَّا صَاحِبَاىَ فَاسْتَكَانَا وَقَعَدَا فِي بُيُوتِهِمَا يَبْكِيَانِ، وَأَمَّا أَنَا فَكُنْتُ أَشَبَّ الْقَوْمِ وَأَجْلَدَهُمْ، فَكُنْتُ أَخْرُجُ فَأَشْهَدُ الصَّلاَةَ مَعَ الْمُسْلِمِينَ وَأَطُوفُ فِي الأَسْوَاقِ، وَلاَ يُكَلِّمُنِي أَحَدٌ، وَآتِي رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَأُسَلِّمُ عَلَيْهِ وَهْوَ فِي مَجْلِسِهِ بَعْدَ الصَّلاَةِ، فَأَقُولُ فِي نَفْسِي هَلْ حَرَّكَ شَفَتَيْهِ بِرَدِّ السَّلاَمِ عَلَىَّ أَمْ لاَ ثُمَّ أُصَلِّي قَرِيبًا مِنْهُ فَأُسَارِقُهُ النَّظَرَ، فَإِذَا أَقْبَلْتُ عَلَى صَلاَتِي أَقْبَلَ إِلَىَّ، وَإِذَا الْتَفَتُّ نَحْوَهُ أَعْرَضَ عَنِّي، حَتَّى إِذَا طَالَ عَلَىَّ ذَلِكَ مِنْ جَفْوَةِ النَّاسِ مَشَيْتُ حَتَّى تَسَوَّرْتُ جِدَارَ حَائِطِ أَبِي قَتَادَةَ وَهْوَ ابْنُ عَمِّي وَأَحَبُّ النَّاسِ إِلَىَّ، فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ، فَوَاللَّهِ مَا رَدَّ عَلَىَّ السَّلاَمَ، فَقُلْتُ يَا أَبَا قَتَادَةَ، أَنْشُدُكَ بِاللَّهِ هَلْ تَعْلَمُنِي أُحِبُّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَسَكَتَ، فَعُدْتُ لَهُ فَنَشَدْتُهُ فَسَكَتَ، فَعُدْتُ لَهُ فَنَشَدْتُهُ. فَقَالَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. فَفَاضَتْ عَيْنَاىَ وَتَوَلَّيْتُ حَتَّى تَسَوَّرْتُ الْجِدَارَ، قَالَ فَبَيْنَا أَنَا أَمْشِي بِسُوقِ الْمَدِينَةِ إِذَا نَبَطِيٌّ مِنْ أَنْبَاطِ أَهْلِ الشَّأْمِ مِمَّنْ قَدِمَ بِالطَّعَامِ يَبِيعُهُ بِالْمَدِينَةِ يَقُولُ مَنْ يَدُلُّ عَلَى كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ فَطَفِقَ النَّاسُ يُشِيرُونَ لَهُ، حَتَّى إِذَا جَاءَنِي دَفَعَ إِلَىَّ كِتَابًا مِنْ مَلِكِ غَسَّانَ، فَإِذَا فِيهِ أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّهُ قَدْ بَلَغَنِي أَنَّ صَاحِبَكَ قَدْ جَفَاكَ، وَلَمْ يَجْعَلْكَ اللَّهُ بِدَارِ هَوَانٍ وَلاَ مَضْيَعَةٍ، فَالْحَقْ بِنَا نُوَاسِكَ. فَقُلْتُ لَمَّا قَرَأْتُهَا وَهَذَا أَيْضًا مِنَ الْبَلاَءِ. فَتَيَمَّمْتُ بِهَا التَّنُّورَ فَسَجَرْتُهُ بِهَا، حَتَّى إِذَا مَضَتْ أَرْبَعُونَ لَيْلَةً مِنَ الْخَمْسِينَ إِذَا رَسُولُ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَأْتِينِي فَقَالَ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَأْمُرُكَ أَنْ تَعْتَزِلَ امْرَأَتَكَ فَقُلْتُ أُطَلِّقُهَا أَمْ مَاذَا أَفْعَلُ قَالَ لاَ بَلِ اعْتَزِلْهَا وَلاَ تَقْرَبْهَا. وَأَرْسَلَ إِلَى صَاحِبَىَّ مِثْلَ ذَلِكَ، فَقُلْتُ لاِمْرَأَتِي الْحَقِي بِأَهْلِكِ فَتَكُونِي عِنْدَهُمْ حَتَّى يَقْضِيَ اللَّهُ فِي هَذَا الأَمْرِ. قَالَ كَعْبٌ فَجَاءَتِ امْرَأَةُ هِلاَلِ بْنِ أُمَيَّةَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ هِلاَلَ بْنَ أُمَيَّةَ شَيْخٌ ضَائِعٌ لَيْسَ لَهُ خَادِمٌ فَهَلْ تَكْرَهُ أَنْ أَخْدُمَهُ قَالَ " لاَ وَلَكِنْ لاَ يَقْرَبْكِ ". قَالَتْ إِنَّهُ وَاللَّهِ مَا بِهِ حَرَكَةٌ إِلَى شَىْءٍ، وَاللَّهِ مَا زَالَ يَبْكِي مُنْذُ كَانَ مِنْ أَمْرِهِ مَا كَانَ إِلَى يَوْمِهِ هَذَا. فَقَالَ لِي بَعْضُ أَهْلِي لَوِ اسْتَأْذَنْتَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي امْرَأَتِكَ كَمَا أَذِنَ لاِمْرَأَةِ هِلاَلِ بْنِ أُمَيَّةَ أَنْ تَخْدُمَهُ فَقُلْتُ وَاللَّهِ لاَ أَسْتَأْذِنُ فِيهَا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَمَا يُدْرِينِي مَا يَقُولُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا اسْتَأْذَنْتُهُ فِيهَا وَأَنَا رَجُلٌ شَابٌّ فَلَبِثْتُ بَعْدَ ذَلِكَ عَشْرَ لَيَالٍ حَتَّى كَمَلَتْ لَنَا خَمْسُونَ لَيْلَةً مِنْ حِينِ نَهَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ كَلاَمِنَا، فَلَمَّا صَلَّيْتُ صَلاَةَ الْفَجْرِ صُبْحَ خَمْسِينَ لَيْلَةً، وَأَنَا عَلَى ظَهْرِ بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِنَا، فَبَيْنَا أَنَا جَالِسٌ عَلَى الْحَالِ الَّتِي ذَكَرَ اللَّهُ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَىَّ نَفْسِي، وَضَاقَتْ عَلَىَّ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، سَمِعْتُ صَوْتَ صَارِخٍ أَوْفَى عَلَى جَبَلِ سَلْعٍ بِأَعْلَى صَوْتِهِ يَا كَعْبُ بْنَ مَالِكٍ، أَبْشِرْ. قَالَ فَخَرَرْتُ سَاجِدًا، وَعَرَفْتُ أَنْ قَدْ جَاءَ فَرَجٌ، وَآذَنَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِتَوْبَةِ اللَّهِ عَلَيْنَا حِينَ صَلَّى صَلاَةَ الْفَجْرِ، فَذَهَبَ النَّاسُ يُبَشِّرُونَنَا، وَذَهَبَ قِبَلَ صَاحِبَىَّ مُبَشِّرُونَ، وَرَكَضَ إِلَىَّ رَجُلٌ فَرَسًا، وَسَعَى سَاعٍ مِنْ أَسْلَمَ فَأَوْفَى عَلَى الْجَبَلِ وَكَانَ الصَّوْتُ أَسْرَعَ مِنَ الْفَرَسِ، فَلَمَّا جَاءَنِي الَّذِي سَمِعْتُ صَوْتَهُ يُبَشِّرُنِي نَزَعْتُ لَهُ ثَوْبَىَّ، فَكَسَوْتُهُ إِيَّاهُمَا بِبُشْرَاهُ، وَاللَّهِ مَا أَمْلِكُ غَيْرَهُمَا يَوْمَئِذٍ، وَاسْتَعَرْتُ ثَوْبَيْنِ فَلَبِسْتُهُمَا، وَانْطَلَقْتُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَيَتَلَقَّانِي النَّاسُ فَوْجًا فَوْجًا يُهَنُّونِي بِالتَّوْبَةِ، يَقُولُونَ لِتَهْنِكَ تَوْبَةُ اللَّهِ عَلَيْكَ. قَالَ كَعْبٌ حَتَّى دَخَلْتُ الْمَسْجِدَ، فَإِذَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم جَالِسٌ حَوْلَهُ النَّاسُ فَقَامَ إِلَىَّ طَلْحَةُ بْنُ عُبَيْدِ اللَّهِ يُهَرْوِلُ حَتَّى صَافَحَنِي وَهَنَّانِي، وَاللَّهِ مَا قَامَ إِلَىَّ رَجُلٌ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ غَيْرُهُ، وَلاَ أَنْسَاهَا لِطَلْحَةَ، قَالَ كَعْبٌ فَلَمَّا سَلَّمْتُ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهْوَ يَبْرُقُ وَجْهُهُ مِنَ السُّرُورِ " أَبْشِرْ بِخَيْرِ يَوْمٍ مَرَّ عَلَيْكَ مُنْذُ وَلَدَتْكَ أُمُّكَ ". قَالَ قُلْتُ أَمِنْ عِنْدِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَمْ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ قَالَ " لاَ، بَلْ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ ". وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا سُرَّ اسْتَنَارَ وَجْهُهُ حَتَّى كَأَنَّهُ قِطْعَةُ قَمَرٍ، وَكُنَّا نَعْرِفُ ذَلِكَ مِنْهُ، فَلَمَّا جَلَسْتُ بَيْنَ يَدَيْهِ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ مِنْ تَوْبَتِي أَنْ أَنْخَلِعَ مِنْ مَالِي صَدَقَةً إِلَى اللَّهِ وَإِلَى رَسُولِ اللَّهِ. قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَمْسِكْ عَلَيْكَ بَعْضَ مَالِكَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكَ ". قُلْتُ فَإِنِّي أُمْسِكُ سَهْمِي الَّذِي بِخَيْبَرَ، فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ اللَّهَ إِنَّمَا نَجَّانِي بِالصِّدْقِ، وَإِنَّ مِنْ تَوْبَتِي أَنْ لاَ أُحَدِّثَ إِلاَّ صِدْقًا مَا بَقِيتُ، فَوَاللَّهِ مَا أَعْلَمُ أَحَدًا مِنَ الْمُسْلِمِينَ أَبْلاَهُ اللَّهُ فِي صِدْقِ الْحَدِيثِ مُنْذُ ذَكَرْتُ ذَلِكَ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَحْسَنَ مِمَّا أَبْلاَنِي، مَا تَعَمَّدْتُ مُنْذُ ذَكَرْتُ ذَلِكَ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِلَى يَوْمِي هَذَا كَذِبًا، وَإِنِّي لأَرْجُو أَنْ يَحْفَظَنِي اللَّهُ فِيمَا بَقِيتُ وَأَنْزَلَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ صلى الله عليه وسلم {لَقَدْ تَابَ اللَّهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِرِينَ} إِلَى قَوْلِهِ {وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ} فَوَاللَّهِ مَا أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَىَّ مِنْ نِعْمَةٍ قَطُّ بَعْدَ أَنْ هَدَانِي لِلإِسْلاَمِ أَعْظَمَ فِي نَفْسِي مِنْ صِدْقِي لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ لاَ أَكُونَ كَذَبْتُهُ، فَأَهْلِكَ كَمَا هَلَكَ الَّذِينَ كَذَبُوا، فَإِنَّ اللَّهَ قَالَ لِلَّذِينَ كَذَبُوا حِينَ أَنْزَلَ الْوَحْىَ شَرَّ مَا قَالَ لأَحَدٍ، فَقَالَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى {سَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ لَكُمْ إِذَا انْقَلَبْتُمْ} إِلَى قَوْلِهِ {فَإِنَّ اللَّهَ لاَ يَرْضَى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ}. قَالَ كَعْبٌ وَكُنَّا تَخَلَّفْنَا أَيُّهَا الثَّلاَثَةُ عَنْ أَمْرِ أُولَئِكَ الَّذِينَ قَبِلَ مِنْهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حِينَ حَلَفُوا لَهُ، فَبَايَعَهُمْ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ وَأَرْجَأَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَمْرَنَا حَتَّى قَضَى اللَّهُ فِيهِ، فَبِذَلِكَ قَالَ اللَّهُ {وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا} وَلَيْسَ الَّذِي ذَكَرَ اللَّهُ مِمَّا خُلِّفْنَا عَنِ الْغَزْوِ إِنَّمَا هُوَ تَخْلِيفُهُ إِيَّانَا وَإِرْجَاؤُهُ أَمْرَنَا عَمَّنْ حَلَفَ لَهُ وَاعْتَذَرَ إِلَيْهِ، فَقَبِلَ مِنْهُ.

Hata bildir

Sahîh-i Buhârî 4418 metninde gördüğünüz hatayı bildirin. Bildiriminiz incelendikten sonra düzeltilir.

Hata türü