Ebû Zer'in Mekke'ye gelip Müslüman oluşu, Zemzem'le beslenmesi ve Gıfâr ile Eslem'in İslâm'a girişi.

Kaynak
Sahîh-i Müslim 2473a, Kitap 44, Hadis 189
Türkçe meal

Ebû Zer (radıyallahu anh) şöyle rivayet etti:

Kavmimiz Gıfâr'dan (ayrılıp) çıktık. Onlar haram ayı helal sayıyorlardı. Ben, kardeşim Üneys ve annemiz çıktık; bir dayımızın yanına konakladık. Dayımız bize ikram etti ve iyilikte bulundu. Kavmi bizi kıskandı ve ona: “Sen ailenden ayrılınca Üneys (arkandan) onlara gidiyor” dediler. Dayımız gelip kendisine söyleneni bize açıkça söyledi. Ben ona: “Geçmişteki iyiliğini bulandırdın; bundan sonra artık seninle bir arada olmamız yoktur” dedim. Develerimizi yaklaştırıp üzerlerine (yüklerimizi) yükledik. Dayımız elbisesine bürünüp ağlamaya başladı. Yola koyulduk ve Mekke'nin yakınına konakladık. Üneys, bizim deve sürümüz ve bir o kadarı üzerine (bir adamla) münâferede bulundu (iddialaştı). İkisi kâhine gittiler; (kâhin) Üneys'i üstün tuttu. Üneys de bize deve sürümüzü ve beraberinde bir o kadarını getirdi.

(Ebû Zer) dedi ki: Ey kardeşimin oğlu! Ben, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile karşılaşmamdan üç yıl önce namaz kılmıştım. “Kimin için?” dedim. “Allah için” dedi. “Peki nereye yönelirdin?” dedim. “Rabbimin beni yönelttiği yere yönelirdim. Yatsı vakti namaz kılardım; gecenin sonu olunca bir örtü gibi (yere) atılırdım, ta ki güneş üzerime yükselinceye kadar” dedi.

Üneys: “Mekke'de bir işim var, (burada) benim yerime sen bak” dedi. Üneys gidip Mekke'ye vardı ve bana gecikti. Sonra geldi. “Ne yaptın?” dedim. “Mekke'de senin dininde olan bir adamla karşılaştım; Allah'ın kendisini gönderdiğini söylüyor” dedi. “İnsanlar ne diyor?” dedim. “Şair, kâhin, sihirbaz diyorlar” dedi. Üneys de şairlerden biriydi. Üneys dedi ki: “Kâhinlerin sözünü dinledim; onunki onların sözü değil. Sözünü şiirin vezinlerine vurdum; benden sonra hiç kimsenin dilinde onun şiir olduğu uymaz. Allah'a yemin ederim ki o doğru söylüyor, onlar ise yalancılar.”

(Ebû Zer) dedi ki: “Gidip bakıncaya kadar (burada) benim yerime sen bak” dedim. (Ebû Zer) dedi ki: Mekke'ye geldim ve onlardan zayıf görünen birini seçip: “Sizin sâbiî dediğiniz şu adam nerede?” dedim. O bana işaret edip: “Sâbiî!” dedi. Vadi halkı her kesek ve kemikle üzerime çullandı; nihayet bayılıp yere yığıldım. (Ebû Zer) dedi ki: Kalktığımda sanki kırmızı bir dikili taş gibiydim. (Ebû Zer) dedi ki: Zemzem'e gelip üzerimden kanları yıkadım ve suyundan içtim. Ey kardeşimin oğlu! Orada gece ile gündüz arası otuz (gün) kaldım. Zemzem suyundan başka yiyeceğim yoktu. Öyle semizledim ki karnımın kıvrımları katlandı; ciğerimde açlık zafiyeti duymadım.

(Ebû Zer) dedi ki: Mekke halkı aydınlık, mehtaplı bir gecede iken kulaklarına (uyku) vurulmuştu. Beyt'i hiç kimse tavaf etmiyordu; yalnız onlardan iki kadın İsâf ve Nâile'ye dua ediyordu. (Ebû Zer) dedi ki: Tavafları sırasında yanıma geldiler. “Birini öbürüyle evlendirin” dedim. (Ebû Zer) dedi ki: Sözlerinden vazgeçmediler. (Yine) yanıma geldiler; (bu sefer) “Odun gibi bir edep yeri!” dedim; kinaye de yapmıyordum. Bunun üzerine feryat ederek ve “Burada bizim adamlarımızdan biri olsaydı!” diyerek gittiler. (Ebû Zer) dedi ki: (Tepeden) inmekte olan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Ebû Bekir onları karşıladı. “Neyiniz var?” buyurdu. “Sâbiî, Kâbe ile örtüleri arasında” dediler. “Size ne dedi?” buyurdu. “Bize ağız dolduran (ağza alınmayacak) bir söz söyledi” dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip Hacer'i istilâm etti, arkadaşıyla birlikte Beyt'i tavaf etti, sonra namaz kıldı. Namazını bitirince -Ebû Zer dedi ki- ona İslâm selamıyla selam veren ilk kişi ben oldum. (Ebû Zer) dedi ki: “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah” dedim. “Ve aleyke ve rahmetullah” buyurdu. Sonra: “Sen kimsin?” buyurdu. (Ebû Zer) dedi ki: “Gıfâr'danım” dedim. (Ebû Zer) dedi ki: Elini uzatıp parmaklarını alnına koydu. İçimden: “Gıfâr'a mensup olmamı hoş karşılamadı” dedim. Elini tutmaya davrandım; arkadaşı beni engelledi; o, onu benden daha iyi tanıyordu. Sonra başını kaldırdı ve: “Ne zamandan beri buradasın?” buyurdu. (Ebû Zer) dedi ki: “Gece ile gündüz arası otuz (gün)dür buradayım” dedim. “Seni kim doyuruyordu?” buyurdu. (Ebû Zer) dedi ki: “Zemzem suyundan başka yiyeceğim yoktu. Öyle semizledim ki karnımın kıvrımları katlandı; ciğerimde açlık zafiyeti hissetmiyorum” dedim. “O mübarektir; o doyurucu bir yiyecektir” buyurdu. Ebû Bekir: “Yâ Resûlallah! Bu gece onu doyurmam için bana izin ver” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekir yürüdü, ben de onlarla yürüdüm. Ebû Bekir bir kapı açtı ve bize avuç avuç Tâif kuru üzümü vermeye başladı. Bu, orada yediğim ilk yemekti. Sonra kalacağım kadar kaldım.

Sonra Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) geldim. Şöyle buyurdu: “Bana hurmalık bir yer gösterildi; onu Yesrib'den başkası sanmıyorum. Benden kavmine tebliğde bulunur musun? Umulur ki Allah seninle onlara fayda verir ve onlar sebebiyle sana ecir verir.” Üneys'e geldim. “Ne yaptın?” dedi. “Şunu yaptım: Müslüman oldum ve tasdik ettim” dedim. “Senin dininden yüz çevirecek değilim; ben de Müslüman oldum ve tasdik ettim” dedi. Sonra annemize geldik. “Sizin dininizden yüz çevirecek değilim; ben de Müslüman oldum ve tasdik ettim” dedi. (Yüklerimizi) yükleyip kavmimiz Gıfâr'a vardık. Yarısı Müslüman oldu. Onlara İmâ b. Rahada el-Gıfârî imamlık ediyordu; o, onların efendisiydi. Diğer yarısı: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine'ye geldiğinde Müslüman oluruz” dedi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine'ye gelince kalan yarısı da Müslüman oldu. Eslem (kabilesi) gelip: “Yâ Resûlallah! Kardeşlerimiz neyin üzerine Müslüman oldularsa biz de onun üzerine Müslüman oluyoruz” dediler ve Müslüman oldular. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Gıfâr'ı Allah bağışladı, Eslem'e de Allah esenlik verdi” buyurdu.

Sahîh-i Müslim 2473a, Kitap 44, Hadis 189

Arapça metin
حَدَّثَنَا هَدَّابُ بْنُ خَالِدٍ الأَزْدِيُّ، حَدَّثَنَا سُلَيْمَانُ بْنُ الْمُغِيرَةِ، أَخْبَرَنَا حُمَيْدُ بْنُ هِلاَلٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ الصَّامِتِ، قَالَ قَالَ أَبُو ذَرٍّ خَرَجْنَا مِنْ قَوْمِنَا غِفَارٍ وَكَانُوا يُحِلُّونَ الشَّهْرَ الْحَرَامَ فَخَرَجْتُ أَنَا وَأَخِي أُنَيْسٌ وَأُمُّنَا فَنَزَلْنَا عَلَى خَالٍ لَنَا فَأَكْرَمَنَا خَالُنَا وَأَحْسَنَ إِلَيْنَا فَحَسَدَنَا قَوْمُهُ فَقَالُوا إِنَّكَ إِذَا خَرَجْتَ عَنْ أَهْلِكَ خَالَفَ إِلَيْهِمْ أُنَيْسٌ فَجَاءَ خَالُنَا فَنَثَا عَلَيْنَا الَّذِي قِيلَ لَهُ فَقُلْتُ لَهُ أَمَّا مَا مَضَى مِنْ مَعْرُوفِكَ فَقَدْ كَدَّرْتَهُ وَلاَ جِمَاعَ لَكَ فِيمَا بَعْدُ . فَقَرَّبْنَا صِرْمَتَنَا فَاحْتَمَلْنَا عَلَيْهَا وَتَغَطَّى خَالُنَا ثَوْبَهُ فَجَعَلَ يَبْكِي فَانْطَلَقْنَا حَتَّى نَزَلْنَا بِحَضْرَةِ مَكَّةَ فَنَافَرَ أُنَيْسٌ عَنْ صِرْمَتِنَا وَعَنْ مِثْلِهَا فَأَتَيَا الْكَاهِنَ فَخَيَّرَ أُنَيْسًا فَأَتَانَا أُنَيْسٌ بِصِرْمَتِنَا وَمِثْلِهَا مَعَهَا - قَالَ - وَقَدْ صَلَّيْتُ يَا ابْنَ أَخِي قَبْلَ أَنْ أَلْقَى رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِثَلاَثِ سِنِينَ . قُلْتُ لِمَنْ قَالَ لِلَّهِ . قُلْتُ فَأَيْنَ تَوَجَّهُ قَالَ أَتَوَجَّهُ حَيْثُ يُوَجِّهُنِي رَبِّي أُصَلِّي عِشَاءً حَتَّى إِذَا كَانَ مِنْ آخِرِ اللَّيْلِ أُلْقِيتُ كَأَنِّي خِفَاءٌ حَتَّى تَعْلُوَنِي الشَّمْسُ . فَقَالَ أُنَيْسٌ إِنَّ لِي حَاجَةً بِمَكَّةَ فَاكْفِنِي . فَانْطَلَقَ أُنَيْسٌ حَتَّى أَتَى مَكَّةَ فَرَاثَ عَلَىَّ ثُمَّ جَاءَ فَقُلْتُ مَا صَنَعْتَ قَالَ لَقِيتُ رَجُلاً بِمَكَّةَ عَلَى دِينِكَ يَزْعُمُ أَنَّ اللَّهَ أَرْسَلَهُ . قُلْتُ فَمَا يَقُولُ النَّاسُ قَالَ يَقُولُونَ شَاعِرٌ كَاهِنٌ سَاحِرٌ . وَكَانَ أُنَيْسٌ أَحَدَ الشُّعَرَاءِ . قَالَ أُنَيْسٌ لَقَدْ سَمِعْتُ قَوْلَ الْكَهَنَةِ فَمَا هُوَ بِقَوْلِهِمْ وَلَقَدْ وَضَعْتُ قَوْلَهُ عَلَى أَقْرَاءِ الشِّعْرِ فَمَا يَلْتَئِمُ عَلَى لِسَانِ أَحَدٍ بَعْدِي أَنَّهُ شِعْرٌ وَاللَّهِ إِنَّهُ لَصَادِقٌ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ . قَالَ قُلْتُ فَاكْفِنِي حَتَّى أَذْهَبَ فَأَنْظُرَ . قَالَ فَأَتَيْتُ مَكَّةَ فَتَضَعَّفْتُ رَجُلاً مِنْهُمْ فَقُلْتُ أَيْنَ هَذَا الَّذِي تَدْعُونَهُ الصَّابِئَ فَأَشَارَ إِلَىَّ فَقَالَ الصَّابِئَ . فَمَالَ عَلَىَّ أَهْلُ الْوَادِي بِكُلِّ مَدَرَةٍ وَعَظْمٍ حَتَّى خَرَرْتُ مَغْشِيًّا عَلَىَّ - قَالَ - فَارْتَفَعْتُ حِينَ ارْتَفَعْتُ كَأَنِّي نُصُبٌ أَحْمَرُ - قَالَ - فَأَتَيْتُ زَمْزَمَ فَغَسَلْتُ عَنِّي الدِّمَاءَ وَشَرِبْتُ مِنْ مَائِهَا وَلَقَدْ لَبِثْتُ يَا ابْنَ أَخِي ثَلاَثِينَ بَيْنَ لَيْلَةٍ وَيَوْمٍ مَا كَانَ لِي طَعَامٌ إِلاَّ مَاءُ زَمْزَمَ فَسَمِنْتُ حَتَّى تَكَسَّرَتْ عُكَنُ بَطْنِي وَمَا وَجَدْتُ عَلَى كَبِدِي سُخْفَةَ جُوعٍ - قَالَ - فَبَيْنَا أَهْلُ مَكَّةَ فِي لَيْلَةٍ قَمْرَاءَ إِضْحِيَانَ إِذْ ضُرِبَ عَلَى أَسْمِخَتِهِمْ فَمَا يَطُوفُ بِالْبَيْتِ أَحَدٌ وَامْرَأَتَيْنِ مِنْهُمْ تَدْعُوَانِ إِسَافًا وَنَائِلَةَ - قَالَ - فَأَتَتَا عَلَىَّ فِي طَوَافِهِمَا فَقُلْتُ أَنْكِحَا أَحَدَهُمَا الأُخْرَى - قَالَ - فَمَا تَنَاهَتَا عَنْ قَوْلِهِمَا - قَالَ - فَأَتَتَا عَلَىَّ فَقُلْتُ هَنٌ مِثْلُ الْخَشَبَةِ غَيْرَ أَنِّي لاَ أَكْنِي . فَانْطَلَقَتَا تُوَلْوِلاَنِ وَتَقُولاَنِ لَوْ كَانَ هَا هُنَا أَحَدٌ مِنْ أَنْفَارِنَا . قَالَ فَاسْتَقْبَلَهُمَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَأَبُو بَكْرٍ وَهُمَا هَابِطَانِ قَالَ " مَا لَكُمَا " . قَالَتَا الصَّابِئُ بَيْنَ الْكَعْبَةِ وَأَسْتَارِهَا قَالَ " مَا قَالَ لَكُمَا " . قَالَتَا إِنَّهُ قَالَ لَنَا كَلِمَةً تَمْلأُ الْفَمَ . وَجَاءَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَتَّى اسْتَلَمَ الْحَجَرَ وَطَافَ بِالْبَيْتِ هُوَ وَصَاحِبُهُ ثُمَّ صَلَّى فَلَمَّا قَضَى صَلاَتَهُ قَالَ أَبُو ذَرٍّ . فَكُنْتُ أَنَا أَوَّلُ مَنْ حَيَّاهُ بِتَحِيَّةِ الإِسْلاَمِ - قَالَ - فَقُلْتُ السَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ . فَقَالَ " وَعَلَيْكَ وَرَحْمَةُ اللَّهِ " . ثُمَّ قَالَ " مَنْ أَنْتَ " . قَالَ قُلْتُ مِنْ غِفَارٍ - قَالَ - فَأَهْوَى بِيَدِهِ فَوَضَعَ أَصَابِعَهُ عَلَى جَبْهَتِهِ فَقُلْتُ فِي نَفْسِي كَرِهَ أَنِ انْتَمَيْتُ إِلَى غِفَارٍ . فَذَهَبْتُ آخُذُ بِيَدِهِ فَقَدَعَنِي صَاحِبُهُ وَكَانَ أَعْلَمَ بِهِ مِنِّي ثُمَّ رَفَعَ رَأْسَهُ ثُمَّ قَالَ " مَتَى كُنْتَ هَا هُنَا " . قَالَ قُلْتُ قَدْ كُنْتُ هَا هُنَا مُنْذُ ثَلاَثِينَ بَيْنَ لَيْلَةٍ وَيَوْمٍ قَالَ " فَمَنْ كَانَ يُطْعِمُكَ " . قَالَ قُلْتُ مَا كَانَ لِي طَعَامٌ إِلاَّ مَاءُ زَمْزَمَ . فَسَمِنْتُ حَتَّى تَكَسَّرَتْ عُكَنُ بَطْنِي وَمَا أَجِدُ عَلَى كَبِدِي سُخْفَةَ جُوعٍ قَالَ " إِنَّهَا مُبَارَكَةٌ إِنَّهَا طَعَامُ طُعْمٍ " . فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ يَا رَسُولَ اللَّهِ ائْذَنْ لِي فِي طَعَامِهِ اللَّيْلَةَ . فَانْطَلَقَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَأَبُو بَكْرٍ وَانْطَلَقْتُ مَعَهُمَا فَفَتَحَ أَبُو بَكْرٍ بَابًا فَجَعَلَ يَقْبِضُ لَنَا مِنْ زَبِيبِ الطَّائِفِ وَكَانَ ذَلِكَ أَوَّلَ طَعَامٍ أَكَلْتُهُ بِهَا ثُمَّ غَبَرْتُ مَا غَبَرْتُ ثُمَّ أَتَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ " إِنَّهُ قَدْ وُجِّهَتْ لِي أَرْضٌ ذَاتُ نَخْلٍ لاَ أُرَاهَا إِلاَّ يَثْرِبَ فَهَلْ أَنْتَ مُبَلِّغٌ عَنِّي قَوْمَكَ عَسَى اللَّهُ أَنْ يَنْفَعَهُمْ بِكَ وَيَأْجُرَكَ فِيهِمْ " . فَأَتَيْتُ أُنَيْسًا فَقَالَ مَا صَنَعْتَ قُلْتُ صَنَعْتُ أَنِّي قَدْ أَسْلَمْتُ وَصَدَّقْتُ . قَالَ مَا بِي رَغْبَةٌ عَنْ دِينِكَ فَإِنِّي قَدْ أَسْلَمْتُ وَصَدَّقْتُ . فَأَتَيْنَا أُمَّنَا فَقَالَتْ مَا بِي رَغْبَةٌ عَنْ دِينِكُمَا فَإِنِّي قَدْ أَسْلَمْتُ وَصَدَّقْتُ . فَاحْتَمَلْنَا حَتَّى أَتَيْنَا قَوْمَنَا غِفَارًا فَأَسْلَمَ نِصْفُهُمْ وَكَانَ يَؤُمُّهُمْ إِيمَاءُ بْنُ رَحَضَةَ الْغِفَارِيُّ وَكَانَ سَيِّدَهُمْ . وَقَالَ نِصْفُهُمْ إِذَا قَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْمَدِينَةَ أَسْلَمْنَا . فَقَدِمَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم الْمَدِينَةَ فَأَسْلَمَ نِصْفُهُمُ الْبَاقِي وَجَاءَتْ أَسْلَمُ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِخْوَتُنَا نُسْلِمُ عَلَى الَّذِي أَسْلَمُوا عَلَيْهِ . فَأَسْلَمُوا فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " غِفَارُ غَفَرَ اللَّهُ لَهَا وَأَسْلَمُ سَالَمَهَا اللَّهُ " .

Hata bildir

Sahîh-i Müslim 2473 a metninde gördüğünüz hatayı bildirin. Bildiriminiz incelendikten sonra düzeltilir.

Hata türü