Kayser, Dıhye ile gelen mektup üzerine Ebû Süfyân'ı huzuruna çağırıp Peygamber hakkında sorular sordu.

Kaynak
Sahîh-i Buhârî 2940, 2941, Kitap 56, Hadis 153
Hadis numaraları
2940, 2941
Türkçe meal

Abdullah b. Abbâs (radıyallahu anhümâ) şöyle rivayet etti:

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kayser'e onu İslâm'a davet eden bir mektup yazdı ve mektubunu Dıhye el-Kelbî ile ona gönderdi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Dıhye'ye, mektubu Kayser'e iletmesi için Busrâ'nın büyüğüne vermesini emretti. Kayser, Allah Fars ordularını kendisinden uzaklaştırınca, Allah'ın kendisine lütfettiği (zafere) şükür olarak Hıms'tan İlyâ'ya (Kudüs'e) yürüyerek gitmişti. Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) mektubu Kayser'e gelince, onu okuduğu sırada şöyle dedi: “Bana burada onun kavminden birini arayıp bulun da onlara Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında sorayım.”

İbn Abbâs dedi ki: Ebû Süfyân bana haber verdi ki, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Kureyş kâfirleri arasındaki (antlaşma) süresi içinde ticaret için gelmiş Kureyşli adamlar arasında Şam'da bulunuyormuş. Ebû Süfyân dedi ki: Kayser'in elçisi bizi Şam'ın bir yerinde buldu ve beni ve arkadaşlarımı alıp götürdü; nihayet İlyâ'ya vardık. Onun huzuruna alındık. Bir de baktık ki o, hükümdarlık meclisinde oturuyor, başında taç var ve etrafında Rum'un ileri gelenleri bulunuyor. Tercümanına: “Onlara sor, kendisinin peygamber olduğunu iddia eden bu adama soyca hangisi daha yakındır?” dedi. Ebû Süfyân dedi ki: Ben: “Soyca ona en yakın olanları benim” dedim. “Seninle onun arasındaki akrabalık nedir?” dedi. Ben: “O benim amcamın oğludur” dedim. O gün kafilede Abdümenâf oğullarından benden başka kimse yoktu. Kayser: “Onu yaklaştırın” dedi. Arkadaşlarıma emretti; onlar da sırtımın arkasına, omzumun hizasına konuldular. Sonra tercümanına dedi ki: “Arkadaşlarına söyle: Ben bu adama, peygamber olduğunu iddia eden kimse hakkında soru soracağım. Eğer yalan söylerse onu yalanlasınlar.” Ebû Süfyân dedi ki: Vallahi, o gün arkadaşlarımın benim yalan söylediğimi nakletmelerinden utanmasaydım, bana onu sorduğunda onun hakkında yalan söylerdim. Fakat onların benden yalan nakletmelerinden utandım ve onun hakkında doğruyu söyledim. Sonra tercümanına: “Ona söyle: Bu adamın sizin aranızda soyu nasıldır?” dedi. Ben: “O bizim aramızda soylu biridir” dedim. “Sizden bu sözü ondan önce söyleyen biri oldu mu?” dedi. “Hayır” dedim. “Söylediğini söylemeden önce onu yalan söylemekle itham eder miydiniz?” dedi. “Hayır” dedim. “Ataları arasında hükümdar olan var mı?” dedi. “Hayır” dedim. “İnsanların ileri gelenleri mi ona uyuyor, yoksa zayıfları mı?” dedi. “Bilakis zayıfları” dedim. “Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?” dedi. “Bilakis artıyorlar” dedim. “Ona girdikten sonra dinini beğenmeyerek dönen biri oluyor mu?” dedi. “Hayır” dedim. “Ahdini bozar mı?” dedi. “Hayır; fakat biz şu anda onunla bir (antlaşma) süresi içindeyiz ve ahdini bozmasından korkuyoruz” dedim. Ebû Süfyân dedi ki: Bu (söz)den başka, benden nakledilmesinden korkmadan içine onu küçümseyecek bir şey katabileceğim bir kelimeye fırsat bulamadım. “Onunla savaştınız mı, yahut o sizinle savaştı mı?” dedi. “Evet” dedim. “Onun savaşı ile sizin savaşınız nasıl oldu?” dedi. “Nöbetleşe ve karşılıklı oldu; bir defa o bize galip gelir, bir defa da biz ona galip geliriz” dedim. “Size neyi emrediyor?” dedi. (Ebû Süfyân) dedi ki: “Bize, yalnız Allah'a ibadet etmemizi ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamamızı emrediyor; babalarımızın taptıklarından bizi men ediyor; bize namazı, sadakayı, iffeti, ahde vefayı ve emaneti yerine getirmeyi emrediyor.” Ben bunu söyleyince tercümanına dedi ki: “Ona söyle: Sana onun aranızdaki soyunu sordum; onun soylu olduğunu söyledin. Peygamberler de kavimlerinin soyluları arasından gönderilir. Sana, sizden bu sözü ondan önce söyleyen biri olup olmadığını sordum; hayır dedin. Eğer sizden biri bu sözü ondan önce söylemiş olsaydı, ‘Kendisinden önce söylenmiş bir söze uyan bir adam’ derdim. Sana, söylediğini söylemeden önce onu yalan söylemekle itham edip etmediğinizi sordum; hayır dedin. Bundan anladım ki o, insanlara karşı yalanı bırakıp da Allah'a karşı yalan söyleyecek değildir. Sana ataları arasında hükümdar olan olup olmadığını sordum; hayır dedin. Eğer ataları arasında bir hükümdar olsaydı, ‘Atalarının hükümranlığını istiyor’ derdim. Sana insanların ileri gelenlerinin mi yoksa zayıflarının mı ona uyduğunu sordum; zayıflarının ona uyduğunu söyledin. Peygamberlerin taraftarları da onlardır. Sana artıp artmadıklarını ya da eksilip eksilmediklerini sordum; arttıklarını söyledin. İman da tamamlanıncaya kadar böyledir. Sana, ona girdikten sonra dinini beğenmeyerek dönen biri olup olmadığını sordum; hayır dedin. İman da böyledir; sevinci kalplere karıştığında artık hiç kimse onu beğenmemezlik etmez. Sana ahdini bozup bozmadığını sordum; hayır dedin. Peygamberler de böyledir; ahitlerini bozmazlar. Sana onunla savaşıp savaşmadığınızı, onun da sizinle savaşıp savaşmadığını sordum; savaştığını, sizin savaşınızla onun savaşının nöbetleşe olduğunu, bir defa onun size, bir defa da sizin ona galip geldiğinizi söyledin. Peygamberler de böyledir; imtihan edilirler, sonunda akıbet onların olur. Sana size neyi emrettiğini sordum; size Allah'a ibadet etmenizi ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı emrettiğini, babalarınızın taptıklarından sizi men ettiğini, size namazı, doğruluğu, iffeti, ahde vefayı ve emaneti yerine getirmeyi emrettiğini söyledin.” (Kayser) dedi ki: “İşte bu, peygamberin vasfıdır. Onun çıkacağını biliyordum, fakat sizden olacağını sanmıyordum. Eğer söylediğin doğruysa, pek yakında şu iki ayağımın bastığı yere hâkim olacaktır. Ona ulaşabileceğimi umsaydım, onunla buluşmak için zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım ayaklarını yıkardım.”

Ebû Süfyân dedi ki: Sonra Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) mektubunu istedi; okundu. Bir de baktık ki içinde şöyle yazıyor: “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın kulu ve Resûlü Muhammed'den Rum'un büyüğü Herakleios'a. Hidayete uyanlara selam olsun. Bundan sonra, ben seni İslâm davetiyle davet ediyorum. Müslüman ol ki selamet bulasın; müslüman ol ki Allah sana mükâfatını iki kat versin. Eğer yüz çevirirsen, köylülerin (Erîsîlerin) günahı senin üzerinedir. ‘Ey Kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak olan bir söze gelin: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp birbirimizi rabler edinmeyelim. Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz müslümanlarız’ (Âl-i İmrân 3/64).”

Ebû Süfyân dedi ki: (Kayser) sözünü bitirince etrafındaki Rum ileri gelenlerinin sesleri yükseldi ve gürültüleri çoğaldı; ne dediklerini bilmiyorum. Bizim (çıkarılmamız) emredildi ve dışarı çıkarıldık. Arkadaşlarımla birlikte çıkıp onlarla baş başa kalınca onlara: “İbn Ebû Kebşe'nin işi gerçekten büyüdü! Şu Benü'l-Asfar'ın (Rumların) hükümdarı ondan korkuyor” dedim. Ebû Süfyân dedi ki: Vallahi, onun işinin galip geleceğine kesin olarak inanmış ve zillet içinde (olarak) kaldım; nihayet ben istemezken Allah kalbime İslâm'ı yerleştirdi.

Sahîh-i Buhârî 2940, 2941, Kitap 56, Hadis 153

Arapça metin
حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ حَمْزَةَ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ سَعْدٍ، عَنْ صَالِحِ بْنِ كَيْسَانَ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ ـ رضى الله عنهما ـ أَنَّهُ أَخْبَرَهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم كَتَبَ إِلَى قَيْصَرَ يَدْعُوهُ إِلَى الإِسْلاَمِ، وَبَعَثَ بِكِتَابِهِ إِلَيْهِ مَعَ دِحْيَةَ الْكَلْبِيِّ، وَأَمَرَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ يَدْفَعَهُ إِلَى عَظِيمِ بُصْرَى لِيَدْفَعَهُ إِلَى قَيْصَرَ، وَكَانَ قَيْصَرُ لَمَّا كَشَفَ اللَّهُ عَنْهُ جُنُودَ فَارِسَ مَشَى مِنْ حِمْصَ إِلَى إِيلِيَاءَ، شُكْرًا لِمَا أَبْلاَهُ اللَّهُ، فَلَمَّا جَاءَ قَيْصَرَ كِتَابُ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ حِينَ قَرَأَهُ الْتَمِسُوا لِي هَا هُنَا أَحَدًا مِنْ قَوْمِهِ لأَسْأَلَهُمْ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَأَخْبَرَنِي أَبُو سُفْيَانَ، أَنَّهُ كَانَ بِالشَّأْمِ فِي رِجَالٍ مِنْ قُرَيْشٍ، قَدِمُوا تِجَارًا فِي الْمُدَّةِ الَّتِي كَانَتْ بَيْنَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَبَيْنَ كُفَّارِ قُرَيْشٍ، قَالَ أَبُو سُفْيَانَ فَوَجَدَنَا رَسُولُ قَيْصَرَ بِبَعْضِ الشَّأْمِ فَانْطَلَقَ بِي وَبِأَصْحَابِي حَتَّى قَدِمْنَا إِيلِيَاءَ، فَأُدْخِلْنَا عَلَيْهِ، فَإِذَا هُوَ جَالِسٌ فِي مَجْلِسِ مُلْكِهِ وَعَلَيْهِ التَّاجُ، وَإِذَا حَوْلَهُ عُظَمَاءُ الرُّومِ فَقَالَ لِتُرْجُمَانِهِ سَلْهُمْ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ نَسَبًا إِلَى هَذَا الرَّجُلِ الَّذِي يَزْعُمُ أَنَّهُ نَبِيٌّ قَالَ أَبُو سُفْيَانَ فَقُلْتُ أَنَا أَقْرَبُهُمْ نَسَبًا. قَالَ مَا قَرَابَةُ مَا بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ فَقُلْتُ هُوَ ابْنُ عَمِّي، وَلَيْسَ فِي الرَّكْبِ يَوْمَئِذٍ أَحَدٌ مِنْ بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ غَيْرِي. فَقَالَ قَيْصَرُ أَدْنُوهُ. وَأَمَرَ بِأَصْحَابِي فَجُعِلُوا خَلْفَ ظَهْرِي عِنْدَ كَتِفِي، ثُمَّ قَالَ لِتُرْجُمَانِهِ قُلْ لأَصْحَابِهِ إِنِّي سَائِلٌ هَذَا الرَّجُلَ عَنِ الَّذِي يَزْعُمُ أَنَّهُ نَبِيٌّ، فَإِنْ كَذَبَ فَكَذِّبُوهُ. قَالَ أَبُو سُفْيَانَ وَاللَّهِ لَوْلاَ الْحَيَاءُ يَوْمَئِذٍ مِنْ أَنْ يَأْثُرَ أَصْحَابِي عَنِّي الْكَذِبَ لَكَذَبْتُهُ حِينَ سَأَلَنِي عَنْهُ، وَلَكِنِّي اسْتَحْيَيْتُ أَنْ يَأْثُرُوا الْكَذِبَ عَنِّي فَصَدَقْتُهُ، ثُمَّ قَالَ لِتُرْجُمَانِهِ قُلْ لَهُ كَيْفَ نَسَبُ هَذَا الرَّجُلِ فِيكُمْ قُلْتُ هُوَ فِينَا ذُو نَسَبٍ. قَالَ فَهَلْ قَالَ هَذَا الْقَوْلَ أَحَدٌ مِنْكُمْ قَبْلَهُ قُلْتُ لاَ. فَقَالَ كُنْتُمْ تَتَّهِمُونَهُ عَلَى الْكَذِبِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ مَا قَالَ قُلْتُ لاَ. قَالَ فَهَلْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ قُلْتُ لاَ. قَالَ فَأَشْرَافُ النَّاسِ يَتَّبِعُونَهُ أَمْ ضُعَفَاؤُهُمْ قُلْتُ بَلْ ضُعَفَاؤُهُمْ. قَالَ فَيَزِيدُونَ أَوْ يَنْقُصُونَ قُلْتُ بَلْ يَزِيدُونَ. قَالَ فَهَلْ يَرْتَدُّ أَحَدٌ سَخْطَةً لِدِينِهِ بَعْدَ أَنْ يَدْخُلَ فِيهِ قُلْتُ لاَ. قَالَ فَهَلْ يَغْدِرُ قُلْتُ لاَ، وَنَحْنُ الآنَ مِنْهُ فِي مُدَّةٍ، نَحْنُ نَخَافُ أَنْ يَغْدِرَ. قَالَ أَبُو سُفْيَانَ وَلَمْ يُمْكِنِّي كَلِمَةٌ أُدْخِلُ فِيهَا شَيْئًا أَنْتَقِصُهُ بِهِ لاَ أَخَافُ أَنْ تُؤْثَرَ عَنِّي غَيْرُهَا. قَالَ فَهَلْ قَاتَلْتُمُوهُ أَوْ قَاتَلَكُمْ قُلْتُ نَعَمْ. قَالَ فَكَيْفَ كَانَتْ حَرْبُهُ وَحَرْبُكُمْ قُلْتُ كَانَتْ دُوَلاً وَسِجَالاً، يُدَالُ عَلَيْنَا الْمَرَّةَ وَنُدَالُ عَلَيْهِ الأُخْرَى. قَالَ فَمَاذَا يَأْمُرُكُمْ قَالَ يَأْمُرُنَا أَنْ نَعْبُدَ اللَّهَ وَحْدَهُ لاَ نُشْرِكُ بِهِ شَيْئًا، وَيَنْهَانَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا، وَيَأْمُرُنَا بِالصَّلاَةِ وَالصَّدَقَةِ وَالْعَفَافِ وَالْوَفَاءِ بِالْعَهْدِ وَأَدَاءِ الأَمَانَةِ. فَقَالَ لِتُرْجُمَانِهِ حِينَ قُلْتُ ذَلِكَ لَهُ قُلْ لَهُ إِنِّي سَأَلْتُكَ عَنْ نَسَبِهِ فِيكُمْ، فَزَعَمْتَ أَنَّهُ ذُو نَسَبٍ، وَكَذَلِكَ الرُّسُلُ تُبْعَثُ فِي نَسَبِ قَوْمِهَا، وَسَأَلْتُكَ هَلْ قَالَ أَحَدٌ مِنْكُمْ هَذَا الْقَوْلَ قَبْلَهُ فَزَعَمْتَ أَنْ لاَ، فَقُلْتُ لَوْ كَانَ أَحَدٌ مِنْكُمْ قَالَ هَذَا الْقَوْلَ قَبْلَهُ قُلْتُ رَجُلٌ يَأْتَمُّ بِقَوْلٍ قَدْ قِيلَ قَبْلَهُ. وَسَأَلْتُكَ هَلْ كُنْتُمْ تَتَّهِمُونَهُ بِالْكَذِبِ قَبْلَ أَنْ يَقُولَ مَا قَالَ فَزَعَمْتَ أَنْ لاَ، فَعَرَفْتُ أَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لِيَدَعَ الْكَذِبَ عَلَى النَّاسِ وَيَكْذِبَ عَلَى اللَّهِ، وَسَأَلْتُكَ هَلْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مِنْ مَلِكٍ فَزَعَمْتَ أَنْ لاَ، فَقُلْتُ لَوْ كَانَ مِنْ آبَائِهِ مَلِكٌ قُلْتُ يَطْلُبُ مُلْكَ آبَائِهِ. وَسَأَلْتُكَ أَشْرَافُ النَّاسِ يَتَّبِعُونَهُ أَمْ ضُعَفَاؤُهُمْ فَزَعَمْتَ أَنَّ ضُعَفَاءَهُمُ اتَّبَعُوهُ، وَهُمْ أَتْبَاعُ الرُّسُلِ، وَسَأَلْتُكَ هَلْ يَزِيدُونَ أَوْ يَنْقُصُونَ فَزَعَمْتَ أَنَّهُمْ يَزِيدُونَ، وَكَذَلِكَ الإِيمَانُ حَتَّى يَتِمَّ، وَسَأَلْتُكَ هَلْ يَرْتَدُّ أَحَدٌ سَخْطَةً لِدِينِهِ بَعْدَ أَنْ يَدْخُلَ فِيهِ فَزَعَمْتَ أَنْ لاَ، فَكَذَلِكَ الإِيمَانُ حِينَ تَخْلِطُ بَشَاشَتُهُ الْقُلُوبَ لاَ يَسْخَطُهُ أَحَدٌ، وَسَأَلْتُكَ هَلْ يَغْدِرُ فَزَعَمْتَ أَنْ لاَ، وَكَذَلِكَ الرُّسُلُ لاَ يَغْدِرُونَ. وَسَأَلْتُكَ هَلْ قَاتَلْتُمُوهُ وَقَاتَلَكُمْ فَزَعَمْتَ أَنْ قَدْ فَعَلَ، وَأَنَّ حَرْبَكُمْ وَحَرْبَهُ تَكُونُ دُوَلاً، وَيُدَالُ عَلَيْكُمُ الْمَرَّةَ وَتُدَالُونَ عَلَيْهِ الأُخْرَى، وَكَذَلِكَ الرُّسُلُ تُبْتَلَى، وَتَكُونُ لَهَا الْعَاقِبَةُ، وَسَأَلْتُكَ بِمَاذَا يَأْمُرُكُمْ فَزَعَمْتَ أَنَّهُ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تَعْبُدُوا اللَّهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا، وَيَنْهَاكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُكُمْ، وَيَأْمُرُكُمْ بِالصَّلاَةِ وَالصِّدْقِ وَالْعَفَافِ وَالْوَفَاءِ بِالْعَهْدِ، وَأَدَاءِ الأَمَانَةِ، قَالَ وَهَذِهِ صِفَةُ النَّبِيِّ، قَدْ كُنْتُ أَعْلَمُ أَنَّهُ خَارِجٌ، وَلَكِنْ لَمْ أَظُنَّ أَنَّهُ مِنْكُمْ، وَإِنْ يَكُ مَا قُلْتَ حَقًّا، فَيُوشِكُ أَنْ يَمْلِكَ مَوْضِعَ قَدَمَىَّ هَاتَيْنِ، وَلَوْ أَرْجُو أَنْ أَخْلُصَ إِلَيْهِ لَتَجَشَّمْتُ لُقِيَّهُ، وَلَوْ كُنْتُ عِنْدَهُ لَغَسَلْتُ قَدَمَيْهِ. قَالَ أَبُو سُفْيَانَ ثُمَّ دَعَا بِكِتَابِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقُرِئَ فَإِذَا فِيهِ " بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ مِنْ مُحَمَّدٍ عَبْدِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ، إِلَى هِرَقْلَ عَظِيمِ الرُّومِ، سَلاَمٌ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى، أَمَّا بَعْدُ فَإِنِّي أَدْعُوكَ بِدِعَايَةِ الإِسْلاَمِ، أَسْلِمْ تَسْلَمْ، وَأَسْلِمْ يُؤْتِكَ اللَّهُ أَجْرَكَ مَرَّتَيْنِ، فَإِنْ تَوَلَّيْتَ فَعَلَيْكَ إِثْمُ الأَرِيسِيِّينَ وَ{يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَنْ لاَ نَعْبُدَ إِلاَّ اللَّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ}". قَالَ أَبُو سُفْيَانَ فَلَمَّا أَنْ قَضَى مَقَالَتَهُ، عَلَتْ أَصْوَاتُ الَّذِينَ حَوْلَهُ مِنْ عُظَمَاءِ الرُّومِ، وَكَثُرَ لَغَطُهُمْ، فَلاَ أَدْرِي مَاذَا قَالُوا، وَأُمِرَ بِنَا فَأُخْرِجْنَا، فَلَمَّا أَنْ خَرَجْتُ مَعَ أَصْحَابِي وَخَلَوْتُ بِهِمْ قُلْتُ لَهُمْ لَقَدْ أَمِرَ أَمْرُ ابْنِ أَبِي كَبْشَةَ، هَذَا مَلِكُ بَنِي الأَصْفَرِ يَخَافُهُ، قَالَ أَبُو سُفْيَانَ وَاللَّهِ مَا زِلْتُ ذَلِيلاً مُسْتَيْقِنًا بِأَنَّ أَمْرَهُ سَيَظْهَرُ، حَتَّى أَدْخَلَ اللَّهُ قَلْبِي الإِسْلاَمَ وَأَنَا كَارِهٌ.

Hata bildir

Sahîh-i Buhârî 2940, 2941 metninde gördüğünüz hatayı bildirin. Bildiriminiz incelendikten sonra düzeltilir.

Hata türü