Bunu sana Allah mı emretti? Evet. Öyleyse O bizi zayi etmez.

Kaynak
Sahîh-i Buhârî 3364, Kitap 60, Hadis 38
Türkçe meal

Abdullah b. Abbâs (radıyallahu anhümâ) şöyle rivayet etti:

Kadınların bel kuşağı edinmesi ilk olarak İsmâil'in annesinden başladı. O, Sâre'den izini gizlemek için bir bel kuşağı edinmişti. Sonra İbrâhîm onu ve oğlu İsmâil'i —o, onu emziriyordu— getirdi ve ikisini Beyt'in yanında, zemzemin üst tarafında, mescidin en yukarısındaki büyük bir ağacın yanına bıraktı. O gün Mekke'de hiç kimse yoktu, orada su da yoktu. İkisini oraya bıraktı ve yanlarına içinde hurma bulunan bir dağarcık ile içinde su bulunan bir tulum koydu. Sonra İbrâhîm dönüp gitmeye başladı. İsmâil'in annesi onun peşine düşüp: “Ey İbrâhîm! Bizi içinde ne bir insan ne de bir şey bulunan bu vadide bırakıp nereye gidiyorsun?” dedi. Bunu ona defalarca söyledi; o ise ona dönüp bakmıyordu. Ona: “Bunu sana Allah mı emretti?” dedi. “Evet” dedi. “Öyleyse O bizi zayi etmez” dedi ve geri döndü. İbrâhîm gitti; onların kendisini göremeyecekleri Seniyye'ye varınca yüzünü Beyt'e çevirdi, sonra ellerini kaldırıp şu kelimelerle dua etti: “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını ekin bitmeyen bir vadiye yerleştirdim” (İbrâhîm 14/37) âyetini “şükrederler” sözüne kadar (okudu).

İsmâil'in annesi İsmâil'i emziriyor, o sudan da içiyordu. Nihayet tulumdaki su tükenince kendisi susadı, oğlu da susadı. Onun (susuzluktan) kıvrandığına —ya da (ravi) “yerde çırpındığına” dedi— bakmaya başladı. Ona bakmaya dayanamayarak gitti. Safâ'yı, bulunduğu yerde kendisine en yakın dağ olarak buldu. Onun üzerine çıkıp durdu, sonra birini görebilecek mi diye vadiye doğru baktı; kimseyi göremedi. Safâ'dan indi; vadiye ulaşınca entarisinin eteğini kaldırdı, sonra zor durumdaki bir insanın koşması gibi koştu; nihayet vadiyi geçti. Sonra Merve'ye geldi; üzerine çıkıp durdu ve birini görebilecek mi diye baktı; kimseyi göremedi. Bunu yedi defa yaptı. —İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “İşte insanların o ikisi arasında sa'y etmesi budur.”—

Merve'ye yaklaşınca bir ses işitti ve kendi kendine: “Sus!” dedi. Sonra kulak verdi, yine işitti ve: “Sesini duyurdun; eğer yanında bir yardım varsa (yardım et)” dedi. Bir de baktı ki zemzemin bulunduğu yerin yanında melek. (Melek) topuğuyla —ya da (ravi) “kanadıyla” dedi— (yeri) eşeledi; nihayet su çıktı. (İsmâil'in annesi) onun etrafını havuz gibi çevirmeye başladı ve eliyle böyle yapıyordu. Sudan tulumuna avuçlamaya başladı; o avuçladıkça su kaynıyordu. —İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Allah İsmâil'in annesine rahmet etsin! Zemzemi (kendi haline) bıraksaydı —ya da: sudan avuçlamasaydı, buyurdu— zemzem akan bir pınar olurdu.”—

(İbn Abbâs) dedi ki: (Sudan) içti ve çocuğunu emzirdi. Melek ona: “Zayi olmaktan korkmayın; çünkü burada Allah'ın evi vardır; onu bu çocuk ve babası inşa edecektir. Allah, ehlini zayi etmez” dedi. Beyt (Kâbe'nin yeri) yerden, tümsek gibi yüksekti; seller gelir, onun sağından ve solundan geçerdi. (İsmâil'in annesi) bu şekilde (yaşamaya devam etti); nihayet Cürhüm'den bir kafile —ya da Cürhüm'den bir aile— Kedâ yolundan gelirken yanlarından geçti ve Mekke'nin aşağısına kondular. (Su üzerinde) dönüp duran bir kuş gördüler. “Bu kuş mutlaka bir su üzerinde dönüyordur. Bu vadiyi bildiğimiz zaman (burada) su yoktu” dediler. Bir ya da iki haberci gönderdiler; bir de baktılar ki su var. Dönüp onlara suyu haber verdiler; onlar da geldiler. (İbn Abbâs) dedi ki: İsmâil'in annesi suyun yanındaydı. “Yanına konmamıza izin verir misin?” dediler. “Evet, ancak suda hakkınız yoktur” dedi. “Peki” dediler. İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bu durum, insanlarla ünsiyeti seven İsmâil'in annesine denk geldi.” Böylece kondular, ailelerine de haber gönderdiler; onlar da gelip yanlarına kondular. Nihayet orada onlardan birkaç hane oluştu.

Çocuk büyüdü, onlardan Arapçayı öğrendi; büyüyünce onların gözünde değer kazandı ve hoşlarına gitti. Erginlik çağına girince onu kendilerinden bir kadınla evlendirdiler. İsmâil'in annesi öldü. İsmâil evlendikten sonra İbrâhîm, bıraktıklarını yoklamak için geldi; İsmâil'i bulamadı. Hanımına onu sordu. “Bizim için (rızık) aramaya çıktı” dedi. Sonra ona geçimlerini ve hallerini sordu. “Kötü durumdayız; darlık ve sıkıntı içindeyiz” dedi ve ona şikâyette bulundu. (İbrâhîm): “Kocan gelince ona selam söyle ve ona kapısının eşiğini değiştirmesini söyle” dedi. İsmâil gelince sanki bir şey sezmiş gibi oldu ve: “Size biri geldi mi?” dedi. “Evet, bize şöyle şöyle bir ihtiyar geldi; bize seni sordu, ben de ona haber verdim. Bana geçimimizin nasıl olduğunu sordu; ben de ona zorluk ve sıkıntı içinde olduğumuzu söyledim” dedi. “Sana bir şey tavsiye etti mi?” dedi. “Evet, sana selam söylememi emretti ve ‘Kapının eşiğini değiştir’ diyor” dedi. “O babamdır; senden ayrılmamı emretti. Ailenin yanına git” dedi ve onu boşadı. Onlardan başka bir kadınla evlendi.

İbrâhîm, Allah'ın dilediği kadar onlardan uzak kaldı; sonra onlara yine geldi, fakat onu bulamadı. Hanımının yanına girip ona onu sordu. “Bizim için (rızık) aramaya çıktı” dedi. “Nasılsınız?” dedi; ona geçimlerini ve hallerini sordu. “Hayır ve bolluk içindeyiz” dedi ve Allah'a hamd ü sena etti. “Yiyeceğiniz nedir?” dedi. “Et” dedi. “İçeceğiniz nedir?” dedi. “Su” dedi. “Allah'ım! Onların etine ve suyuna bereket ver” dedi. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “O gün onların tahılı yoktu; olsaydı onlar için onda da (bereket) dua ederdi.” (İbn Abbâs) dedi ki: Mekke dışında kim yalnızca bu ikisiyle yetinirse, bu ikisi ona uygun düşmez. (İbrâhîm): “Kocan gelince ona selam söyle ve kapısının eşiğini sağlam tutmasını emret” dedi. İsmâil gelince: “Size biri geldi mi?” dedi. “Evet, bize güzel görünüşlü bir ihtiyar geldi” dedi ve onu övdü. “Bana seni sordu, ben de ona haber verdim. Bana geçimimizin nasıl olduğunu sordu, ben de ona iyi olduğumuzu söyledim” dedi. “Sana bir şey tavsiye etti mi?” dedi. “Evet, o sana selam söylüyor ve kapının eşiğini sağlam tutmanı emrediyor” dedi. “O babamdır; eşik de sensin. Seni yanımda tutmamı emretti” dedi.

Sonra (İbrâhîm) Allah'ın dilediği kadar onlardan uzak kaldı; ardından yine geldi. İsmâil zemzemin yakınındaki büyük bir ağacın altında kendine ok yontuyordu. Onu görünce ona doğru kalktı; babanın oğula, oğlun babaya yaptığı gibi yaptılar (kucaklaştılar). Sonra (İbrâhîm): “Ey İsmâil! Allah bana bir iş emretti” dedi. “Rabbinin sana emrettiğini yap” dedi. “Bana yardım eder misin?” dedi. “Sana yardım ederim” dedi. “Allah bana burada bir ev yapmamı emretti” dedi ve etrafına göre yüksek olan bir tepeciği işaret etti. (İbn Abbâs) dedi ki: İşte o zaman Beyt'in temellerini yükselttiler. İsmâil taşları getiriyor, İbrâhîm de inşa ediyordu. Nihayet bina yükselince (İsmâil) şu taşı getirip onun için koydu; (İbrâhîm) inşa ederken onun üzerine çıkıyor, İsmâil de ona taşları veriyordu. İkisi de: “Rabbimiz! Bizden kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin” (Bakara 2/127) diyorlardı. (İbn Abbâs) dedi ki: Beyt'in etrafında dönerek inşa etmeye devam ettiler ve ikisi de: “Rabbimiz! Bizden kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin” diyorlardı.

Sahîh-i Buhârî 3364, Kitap 60, Hadis 38

Arapça metin
وَحَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدٍ، حَدَّثَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ أَيُّوبَ السَّخْتِيَانِيِّ، وَكَثِيرِ بْنِ كَثِيرِ بْنِ الْمُطَّلِبِ بْنِ أَبِي وَدَاعَةَ،، يَزِيدُ أَحَدُهُمَا عَلَى الآخَرِ عَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ أَوَّلَ مَا اتَّخَذَ النِّسَاءُ الْمِنْطَقَ مِنْ قِبَلِ أُمِّ إِسْمَاعِيلَ، اتَّخَذَتْ مِنْطَقًا لَتُعَفِّيَ أَثَرَهَا عَلَى سَارَةَ، ثُمَّ جَاءَ بِهَا إِبْرَاهِيمُ، وَبِابْنِهَا إِسْمَاعِيلَ وَهْىَ تُرْضِعُهُ حَتَّى وَضَعَهُمَا عِنْدَ الْبَيْتِ عِنْدَ دَوْحَةٍ، فَوْقَ زَمْزَمَ فِي أَعْلَى الْمَسْجِدِ، وَلَيْسَ بِمَكَّةَ يَوْمَئِذٍ أَحَدٌ، وَلَيْسَ بِهَا مَاءٌ، فَوَضَعَهُمَا هُنَالِكَ، وَوَضَعَ عِنْدَهُمَا جِرَابًا فِيهِ تَمْرٌ وَسِقَاءً فِيهِ مَاءٌ، ثُمَّ قَفَّى إِبْرَاهِيمُ مُنْطَلِقًا فَتَبِعَتْهُ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ فَقَالَتْ يَا إِبْرَاهِيمُ أَيْنَ تَذْهَبُ وَتَتْرُكُنَا بِهَذَا الْوَادِي الَّذِي لَيْسَ فِيهِ إِنْسٌ وَلاَ شَىْءٌ فَقَالَتْ لَهُ ذَلِكَ مِرَارًا، وَجَعَلَ لاَ يَلْتَفِتُ إِلَيْهَا فَقَالَتْ لَهُ آللَّهُ الَّذِي أَمَرَكَ بِهَذَا قَالَ نَعَمْ. قَالَتْ إِذًا لاَ يُضَيِّعُنَا. ثُمَّ رَجَعَتْ، فَانْطَلَقَ إِبْرَاهِيمُ حَتَّى إِذَا كَانَ عِنْدَ الثَّنِيَّةِ حَيْثُ لاَ يَرَوْنَهُ اسْتَقْبَلَ بِوَجْهِهِ الْبَيْتَ، ثُمَّ دَعَا بِهَؤُلاَءِ الْكَلِمَاتِ وَرَفَعَ يَدَيْهِ، فَقَالَ {رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ} حَتَّى بَلَغَ {يَشْكُرُونَ}. وَجَعَلَتْ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ تُرْضِعُ إِسْمَاعِيلَ، وَتَشْرَبُ مِنْ ذَلِكَ الْمَاءِ، حَتَّى إِذَا نَفِدَ مَا فِي السِّقَاءِ عَطِشَتْ وَعَطِشَ ابْنُهَا، وَجَعَلَتْ تَنْظُرُ إِلَيْهِ يَتَلَوَّى ـ أَوْ قَالَ يَتَلَبَّطُ ـ فَانْطَلَقَتْ كَرَاهِيَةَ أَنْ تَنْظُرَ إِلَيْهِ، فَوَجَدَتِ الصَّفَا أَقْرَبَ جَبَلٍ فِي الأَرْضِ يَلِيهَا، فَقَامَتْ عَلَيْهِ ثُمَّ اسْتَقْبَلَتِ الْوَادِيَ تَنْظُرُ هَلْ تَرَى أَحَدًا فَلَمْ تَرَ أَحَدًا، فَهَبَطَتْ مِنَ، الصَّفَا حَتَّى إِذَا بَلَغَتِ الْوَادِيَ رَفَعَتْ طَرَفَ دِرْعِهَا، ثُمَّ سَعَتْ سَعْىَ الإِنْسَانِ الْمَجْهُودِ، حَتَّى جَاوَزَتِ الْوَادِيَ، ثُمَّ أَتَتِ الْمَرْوَةَ، فَقَامَتْ عَلَيْهَا وَنَظَرَتْ هَلْ تَرَى أَحَدًا، فَلَمْ تَرَ أَحَدًا، فَفَعَلَتْ ذَلِكَ سَبْعَ مَرَّاتٍ ـ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " فَذَلِكَ سَعْىُ النَّاسِ بَيْنَهُمَا ". ـ فَلَمَّا أَشْرَفَتْ عَلَى الْمَرْوَةِ سَمِعَتْ صَوْتًا، فَقَالَتْ صَهٍ. تُرِيدَ نَفْسَهَا، ثُمَّ تَسَمَّعَتْ، فَسَمِعَتْ أَيْضًا، فَقَالَتْ قَدْ أَسْمَعْتَ، إِنْ كَانَ عِنْدَكَ غِوَاثٌ. فَإِذَا هِيَ بِالْمَلَكِ، عِنْدَ مَوْضِعِ زَمْزَمَ، فَبَحَثَ بِعَقِبِهِ ـ أَوْ قَالَ بِجَنَاحِهِ ـ حَتَّى ظَهَرَ الْمَاءُ، فَجَعَلَتْ تُحَوِّضُهُ وَتَقُولُ بِيَدِهَا هَكَذَا، وَجَعَلَتْ تَغْرِفُ مِنَ الْمَاءِ فِي سِقَائِهَا، وَهْوَ يَفُورُ بَعْدَ مَا تَغْرِفُ ـ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " يَرْحَمُ اللَّهُ أُمَّ إِسْمَاعِيلَ لَوْ تَرَكَتْ زَمْزَمَ ـ أَوْ قَالَ لَوْ لَمْ تَغْرِفْ مِنَ الْمَاءِ ـ لَكَانَتْ زَمْزَمُ عَيْنًا مَعِينًا ". ـ قَالَ فَشَرِبَتْ وَأَرْضَعَتْ وَلَدَهَا، فَقَالَ لَهَا الْمَلَكُ لاَ تَخَافُوا الضَّيْعَةَ، فَإِنَّ هَا هُنَا بَيْتَ اللَّهِ، يَبْنِي هَذَا الْغُلاَمُ، وَأَبُوهُ، وَإِنَّ اللَّهَ لاَ يُضِيعُ أَهْلَهُ. وَكَانَ الْبَيْتُ مُرْتَفِعًا مِنَ الأَرْضِ كَالرَّابِيَةِ، تَأْتِيهِ السُّيُولُ فَتَأْخُذُ عَنْ يَمِينِهِ وَشِمَالِهِ، فَكَانَتْ كَذَلِكَ، حَتَّى مَرَّتْ بِهِمْ رُفْقَةٌ مِنْ جُرْهُمَ ـ أَوْ أَهْلُ بَيْتٍ مِنْ جُرْهُمَ ـ مُقْبِلِينَ مِنْ طَرِيقِ كَدَاءٍ فَنَزَلُوا فِي أَسْفَلِ مَكَّةَ، فَرَأَوْا طَائِرًا عَائِفًا. فَقَالُوا إِنَّ هَذَا الطَّائِرَ لَيَدُورُ عَلَى مَاءٍ، لَعَهْدُنَا بِهَذَا الْوَادِي وَمَا فِيهِ مَاءٌ، فَأَرْسَلُوا جَرِيًّا أَوْ جَرِيَّيْنِ، فَإِذَا هُمْ بِالْمَاءِ، فَرَجَعُوا فَأَخْبَرُوهُمْ بِالْمَاءِ، فَأَقْبَلُوا، قَالَ وَأُمُّ إِسْمَاعِيلَ عِنْدَ الْمَاءِ فَقَالُوا أَتَأْذَنِينَ لَنَا أَنْ نَنْزِلَ عِنْدَكِ فَقَالَتْ نَعَمْ، وَلَكِنْ لاَ حَقَّ لَكُمْ فِي الْمَاءِ. قَالُوا نَعَمْ. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " فَأَلْفَى ذَلِكَ أُمَّ إِسْمَاعِيلَ، وَهْىَ تُحِبُّ الإِنْسَ " فَنَزَلُوا وَأَرْسَلُوا إِلَى أَهْلِيهِمْ، فَنَزَلُوا مَعَهُمْ حَتَّى إِذَا كَانَ بِهَا أَهْلُ أَبْيَاتٍ مِنْهُمْ، وَشَبَّ الْغُلاَمُ، وَتَعَلَّمَ الْعَرَبِيَّةَ مِنْهُمْ، وَأَنْفَسَهُمْ وَأَعْجَبَهُمْ حِينَ شَبَّ، فَلَمَّا أَدْرَكَ زَوَّجُوهُ امْرَأَةً مِنْهُمْ، وَمَاتَتْ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ، فَجَاءَ إِبْرَاهِيمُ، بَعْدَ مَا تَزَوَّجَ إِسْمَاعِيلُ يُطَالِعُ تَرِكَتَهُ، فَلَمْ يَجِدْ إِسْمَاعِيلَ، فَسَأَلَ امْرَأَتَهُ عَنْهُ فَقَالَتْ خَرَجَ يَبْتَغِي لَنَا. ثُمَّ سَأَلَهَا عَنْ عَيْشِهِمْ وَهَيْئَتِهِمْ فَقَالَتْ نَحْنُ بِشَرٍّ، نَحْنُ فِي ضِيقٍ وَشِدَّةٍ. فَشَكَتْ إِلَيْهِ. قَالَ فَإِذَا جَاءَ زَوْجُكِ فَاقْرَئِي عَلَيْهِ السَّلاَمَ، وَقُولِي لَهُ يُغَيِّرْ عَتَبَةَ بَابِهِ. فَلَمَّا جَاءَ إِسْمَاعِيلُ، كَأَنَّهُ آنَسَ شَيْئًا، فَقَالَ هَلْ جَاءَكُمْ مِنْ أَحَدٍ قَالَتْ نَعَمْ، جَاءَنَا شَيْخٌ كَذَا وَكَذَا، فَسَأَلَنَا عَنْكَ فَأَخْبَرْتُهُ، وَسَأَلَنِي كَيْفَ عَيْشُنَا فَأَخْبَرْتُهُ أَنَّا فِي جَهْدٍ وَشِدَّةٍ. قَالَ فَهَلْ أَوْصَاكِ بِشَىْءٍ قَالَتْ نَعَمْ، أَمَرَنِي أَنْ أَقْرَأَ عَلَيْكَ السَّلاَمَ، وَيَقُولُ غَيِّرْ عَتَبَةَ بَابِكَ. قَالَ ذَاكِ أَبِي وَقَدْ أَمَرَنِي أَنْ أُفَارِقَكِ الْحَقِي بِأَهْلِكِ. فَطَلَّقَهَا، وَتَزَوَّجَ مِنْهُمْ أُخْرَى، فَلَبِثَ عَنْهُمْ إِبْرَاهِيمُ مَا شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ أَتَاهُمْ بَعْدُ، فَلَمْ يَجِدْهُ، فَدَخَلَ عَلَى امْرَأَتِهِ، فَسَأَلَهَا عَنْهُ. فَقَالَتْ خَرَجَ يَبْتَغِي لَنَا. قَالَ كَيْفَ أَنْتُمْ وَسَأَلَهَا عَنْ عَيْشِهِمْ، وَهَيْئَتِهِمْ. فَقَالَتْ نَحْنُ بِخَيْرٍ وَسَعَةٍ. وَأَثْنَتْ عَلَى اللَّهِ. فَقَالَ مَا طَعَامُكُمْ قَالَتِ اللَّحْمُ. قَالَ فَمَا شَرَابُكُمْ قَالَتِ الْمَاءُ. فَقَالَ اللَّهُمَّ بَارِكْ لَهُمْ فِي اللَّحْمِ وَالْمَاءِ. قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم " وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ يَوْمَئِذٍ حَبٌّ، وَلَوْ كَانَ لَهُمْ دَعَا لَهُمْ فِيهِ ". قَالَ فَهُمَا لاَ يَخْلُو عَلَيْهِمَا أَحَدٌ بِغَيْرِ مَكَّةَ إِلاَّ لَمْ يُوَافِقَاهُ. قَالَ فَإِذَا جَاءَ زَوْجُكِ فَاقْرَئِي عَلَيْهِ السَّلاَمَ، وَمُرِيهِ يُثْبِتُ عَتَبَةَ بَابِهِ، فَلَمَّا جَاءَ إِسْمَاعِيلُ قَالَ هَلْ أَتَاكُمْ مِنْ أَحَدٍ قَالَتْ نَعَمْ أَتَانَا شَيْخٌ حَسَنُ الْهَيْئَةِ، وَأَثْنَتْ عَلَيْهِ، فَسَأَلَنِي عَنْكَ فَأَخْبَرْتُهُ، فَسَأَلَنِي كَيْفَ عَيْشُنَا فَأَخْبَرْتُهُ أَنَّا بِخَيْرٍ. قَالَ فَأَوْصَاكِ بِشَىْءٍ قَالَتْ نَعَمْ، هُوَ يَقْرَأُ عَلَيْكَ السَّلاَمَ، وَيَأْمُرُكَ أَنْ تُثْبِتَ عَتَبَةَ بَابِكَ. قَالَ ذَاكِ أَبِي، وَأَنْتِ الْعَتَبَةُ، أَمَرَنِي أَنْ أُمْسِكَكِ. ثُمَّ لَبِثَ عَنْهُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ، ثُمَّ جَاءَ بَعْدَ ذَلِكَ، وَإِسْمَاعِيلُ يَبْرِي نَبْلاً لَهُ تَحْتَ دَوْحَةٍ قَرِيبًا مِنْ زَمْزَمَ، فَلَمَّا رَآهُ قَامَ إِلَيْهِ، فَصَنَعَا كَمَا يَصْنَعُ الْوَالِدُ بِالْوَلَدِ وَالْوَلَدُ بِالْوَالِدِ، ثُمَّ قَالَ يَا إِسْمَاعِيلُ، إِنَّ اللَّهَ أَمَرَنِي بِأَمْرٍ. قَالَ فَاصْنَعْ مَا أَمَرَكَ رَبُّكَ. قَالَ وَتُعِينُنِي قَالَ وَأُعِينُكَ. قَالَ فَإِنَّ اللَّهَ أَمَرَنِي أَنْ أَبْنِيَ هَا هُنَا بَيْتًا. وَأَشَارَ إِلَى أَكَمَةٍ مُرْتَفِعَةٍ عَلَى مَا حَوْلَهَا. قَالَ فَعِنْدَ ذَلِكَ رَفَعَا الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ، فَجَعَلَ إِسْمَاعِيلُ يَأْتِي بِالْحِجَارَةِ، وَإِبْرَاهِيمُ يَبْنِي، حَتَّى إِذَا ارْتَفَعَ الْبِنَاءُ جَاءَ بِهَذَا الْحَجَرِ فَوَضَعَهُ لَهُ، فَقَامَ عَلَيْهِ وَهْوَ يَبْنِي، وَإِسْمَاعِيلُ يُنَاوِلُهُ الْحِجَارَةَ، وَهُمَا يَقُولاَنِ {رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ}. قَالَ فَجَعَلاَ يَبْنِيَانِ حَتَّى يَدُورَا حَوْلَ الْبَيْتِ، وَهُمَا يَقُولاَنِ {رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ }.

Hata bildir

Sahîh-i Buhârî 3364 metninde gördüğünüz hatayı bildirin. Bildiriminiz incelendikten sonra düzeltilir.

Hata türü