Ebû Tâlib ölürken Lâ ilâhe illallah demekten kaçındı; "Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin" âyeti onun hakkında indi.

Kaynak
Sahîh-i Buhârî 4772, Kitap 65, Hadis 294
Türkçe meal

Müseyyeb (b. Hazn) (radıyallahu anh) şöyle rivayet etti:

Ebû Tâlib'e ölüm gelince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına geldi; yanında Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebû Ümeyye b. Mugīre'yi buldu. “Amcacığım! Lâ ilâhe illallah de; (o) bir kelimedir ki onunla Allah katında senin lehine delil getiririm” buyurdu. Ebû Cehil ve Abdullah b. Ebû Ümeyye: “Abdülmuttalib'in dininden yüz mü çeviriyorsun?” dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu ona arz etmeye devam etti, onlar da o sözlerini ona tekrar ettiler. Nihayet Ebû Tâlib onlara söylediği son söz olarak “Abdülmuttalib'in dini üzere(yim)” dedi ve Lâ ilâhe illallah demekten kaçındı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah'a yemin ederim ki senden (men edilmedikçe) senin için mutlaka bağışlanma dileyeceğim” buyurdu. Bunun üzerine Allah “Peygambere ve iman edenlere, müşrikler için bağışlanma dilemek yakışmaz” (Tevbe 9/113) âyetini indirdi. Allah, Ebû Tâlib hakkında da indirdi ve Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir” (Kasas 28/56).

İbn Abbâs dedi ki: “Uli'l-kuvve” (Kasas 28/76): (O anahtarları) bir grup erkek kaldıramaz. “Le-tenûu”: ağır gelir. “Fârigan” (Kasas 28/10): Mûsâ'nın zikrinden başka (her şeyden boş). “el-Ferihîn” (Kasas 28/76): şımarıklar. “Kussîhi” (Kasas 28/11): onun izini takip et; (bu kelime) sözü anlatmak (anlamında) da olabilir: “Biz sana anlatıyoruz” (Yûsuf 12/3). “An cunubin” (Kasas 28/11): uzaktan; “an cenâbetin” ile aynıdır, “ictinâb”dan da (gelir). Yebtışu ve yebtuşu (Kasas 28/19; iki türlü okunur). “Ye'temirûne” (Kasas 28/20): istişare ediyorlar. Udvân, adâ' ve teaddî aynı (anlamda)dır. “Ânese” (Kasas 28/29): gördü. Cizve: içinde alev bulunmayan kalın bir odun parçasıdır; şihâbda ise alev vardır. Yılanlar çeşit çeşittir: cân, ef'alar ve esvedler. “Rid'en” (Kasas 28/34): yardımcı. İbn Abbâs “yusaddikunî” (beni doğrulayan) şeklinde (açıkladı). Başkası şöyle dedi: “Se-neşuddu” (Kasas 28/35): sana yardım edeceğiz; bir şeyi güçlendirdiğin her seferde ona pazu (destek) yapmış olursun. “Makbûhîn” (Kasas 28/42): helak edilmişler. “Vassalnâ” (Kasas 28/51): onu açıkladık ve tamamladık. “Yucbâ” (Kasas 28/57): getirilir. “Batırat” (Kasas 28/58): şımardı. “Fî ümmihâ resûlen” (Kasas 28/59): Ümmü'l-kurâ, Mekke ve çevresidir. “Tükinnu” (Kasas 28/69): gizler. Eknentu'ş-şey'e: onu gizledim; kenentuhû: onu gizledim ve (onu) açığa çıkardım. “Veykeenne'llâhe” (Kasas 28/82): “Görmedin mi ki Allah...” gibidir. “Rızkı dilediğine yayar ve daraltır” (Kasas 28/82): ona genişletir ve ona daraltır.

Sahîh-i Buhârî 4772, Kitap 65, Hadis 294

Arapça metin
حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ لَمَّا حَضَرَتْ أَبَا طَالِبٍ الْوَفَاةُ جَاءَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَوَجَدَ عِنْدَهِ أَبَا جَهْلٍ وَعَبْدَ اللَّهِ بْنَ أَبِي أُمَيَّةَ بْنِ الْمُغِيرَةِ، فَقَالَ " أَىْ عَمِّ قُلْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ، كَلِمَةً أُحَاجُّ لَكَ بِهَا عِنْدَ اللَّهِ ". فَقَالَ أَبُو جَهْلٍ وَعَبْدُ اللَّهِ بْنُ أَبِي أُمَيَّةَ أَتَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ فَلَمْ يَزَلْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَعْرِضُهَا عَلَيْهِ، وَيُعِيدَانِهِ بِتِلْكَ الْمَقَالَةِ حَتَّى قَالَ أَبُو طَالِبٍ آخِرَ مَا كَلَّمَهُمْ عَلَى مِلَّةِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَأَبَى أَنْ يَقُولُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ. قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " وَاللَّهِ لأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ مَا لَمْ أُنْهَ عَنْكَ ". فَأَنْزَلَ اللَّهُ {مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ} وَأَنْزَلَ اللَّهُ فِي أَبِي طَالِبٍ، فَقَالَ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم {إِنَّكَ لاَ تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ}. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ {أُولِي الْقُوَّةِ} لاَ يَرْفَعُهَا الْعُصْبَةُ مِنَ الرِّجَالِ. {لَتَنُوءُ} لَتُثْقِلُ. {فَارِغًا} إِلاَّ مِنْ ذِكْرِ مُوسَى. {الْفَرِحِينَ} الْمَرِحِينَ. {قُصِّيهِ} اتَّبِعِي أَثَرَهُ، وَقَدْ يَكُونُ أَنْ يَقُصَّ الْكَلاَمَ {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ}. {عَنْ جُنُبٍ} عَنْ بُعْدٍ عَنْ جَنَابَةٍ وَاحِدٌ، وَعَنِ اجْتِنَابٍ أَيْضًا، يَبْطِشُ وَيَبْطُشُ. {يَأْتَمِرُونَ} يَتَشَاوَرُونَ. الْعُدْوَانُ وَالْعَدَاءُ وَالتَّعَدِّي وَاحِدٌ. {آنَسَ} أَبْصَرَ. الْجِذْوَةُ قِطْعَةٌ غَلِيظَةٌ مِنَ الْخَشَبِ، لَيْسَ فِيهَا لَهَبٌ، وَالشِّهَابُ فِيهِ لَهَبٌ. وَالْحَيَّاتُ أَجْنَاسٌ الْجَانُّ وَالأَفَاعِي وَالأَسَاوِدُ. {رِدْءًا} مُعِينًا. قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ {يُصَدِّقُنِي} وَقَالَ غَيْرُهُ {سَنَشُدُّ} سَنُعِينُكَ كُلَّمَا عَزَّزْتَ شَيْئًا فَقَدْ جَعَلْتَ لَهُ عَضُدًا. مَقْبُوحِينَ مُهْلَكِينَ. {وَصَّلْنَا} بَيَّنَّاهُ وَأَتْمَمْنَاهُ. {يُجْبَى} يُجْلَبُ .{بَطِرَتْ} أَشِرَتْ. {فِي أُمِّهَا رَسُولاً} أُمُّ الْقُرَى مَكَّةُ وَمَا حَوْلَهَا. {تُكِنُّ} تُخْفِي. أَكْنَنْتُ الشَّىْءَ أَخْفَيْتُهُ، وَكَنَنْتُهُ أَخْفَيْتُهُ وَأَظْهَرْتُهُ. {وَيْكَأَنَّ اللَّهَ} مِثْلُ أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ {يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ} يُوَسِّعُ عَلَيْهِ وَيُضَيِّقُ عَلَيْهِ.

Hata bildir

Sahîh-i Buhârî 4772 metninde gördüğünüz hatayı bildirin. Bildiriminiz incelendikten sonra düzeltilir.

Hata türü