Müjde ey Âişe! Allah'a gelince, O seni temize çıkardı.

Kaynak
Sahîh-i Müslim 2770a, Kitap 50, Hadis 65
Türkçe meal

Zührî şöyle rivayet etti:

Bana Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Alkame b. Vakkâs ve Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes'ûd, Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımı Âişe'nin, iftira sahiplerinin onun hakkında söyleyeceklerini söyledikleri ve Allah'ın da onu onların söylediklerinden temize çıkardığı zamanki hadisini haber verdiler. Her biri bana onun hadisinden bir kısmını anlattı. Bazıları onun hadisini diğerlerinden daha iyi bellemiş ve daha sağlam anlatan kimselerdi. Ben de onlardan her birinin bana anlattığı hadisi belledim; anlattıklarının bir kısmı diğer kısmını doğrulamaktadır. Şunu zikrettiler: Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımı Âişe şöyle dedi:

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir yolculuğa çıkmak istediğinde hanımları arasında kur'a çekerdi; hangisinin kur'ası çıkarsa Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu yanında götürürdü. —Âişe dedi ki:— Yaptığı bir gazvede aramızda kur'a çekti ve benim kur'am çıktı. Ben de Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte çıktım. Bu, hicap (örtünme emri) indirildikten sonraydı. Ben hevdecimin içinde (deveye) yüklenir, yolculuğumuz boyunca yine onun içinde indirilirdim. Nihayet Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gazvesini bitirip geri dönünce ve Medine'ye yaklaştığımızda bir gece hareket edileceğini bildirdi. Hareket edileceğini bildirdikleri sırada kalktım ve yürüyüp ordunun ötesine geçtim. İhtiyacımı giderince bineğime doğru döndüm. Göğsümü yokladım; bir de ne göreyim, Zafâr boncuğundan (yapılmış) gerdanlığım kopmuş! Geri dönüp gerdanlığımı aradım; onu aramak beni alıkoydu. Benim için (deveme) yük vuran topluluk geldi; hevdecimi yüklenip bindiğim devemin üzerine yerleştirdiler. Onlar benim içinde olduğumu sanıyorlardı. —Âişe dedi ki:— O zamanlar kadınlar hafifti; şişmanlamamışlardı, etleri de bollaşmamıştı; yiyecekten ancak azıcık bir şey yerlerdi. Bu yüzden topluluk, hevdeci yükleyip kaldırırken onun ağırlığını yadırgamadı. Ben de henüz genç yaşta bir kızdım. Deveyi kaldırıp yola koyuldular. Ordu gittikten sonra gerdanlığımı buldum. Konakladıkları yerlere geldim; orada ne çağıran vardı ne de cevap veren. Bulunduğum konak yerine yöneldim; topluluğun beni bulamayınca bana geri döneceklerini düşündüm. Konak yerimde otururken gözlerime uyku galip geldi ve uyudum. Sülemî, sonra da Zekvânî olan Safvân b. Muattal ordunun gerisinde gecelemişti; gecenin sonunda yola çıktı ve sabahleyin benim konak yerime ulaştı. Uyuyan bir insan karaltısı gördü, yanıma geldi ve beni görünce tanıdı; zira hicap bana farz kılınmadan önce beni görürdü. Beni tanıyınca “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn” demesiyle uyandım ve cilbabımla yüzümü örttüm. Vallahi bana tek bir kelime söylemedi, istircâından başka ondan bir kelime de işitmedim. Nihayet devesini çöktürdü ve onun ön ayağına bastı; ben de ona bindim. O da deveyi yedeğinde çekerek yürüdü. Sonunda ordu, öğle sıcağının tam şiddetli vaktinde konakladıktan sonra onlara ulaştık. Benim hakkımda helâk olan helâk oldu. Bu (iftiranın) büyük kısmını üstlenen kişi Abdullah b. Übey b. Selûl idi.

Medine'ye geldik. Medine'ye geldiğimizde bir ay hasta yattım. İnsanlar ise iftira sahiplerinin sözlerine dalıp gidiyordu; benim bundan hiçbir şeyden haberim yoktu. Hastalığım sırasında beni kuşkulandıran şey, hastalandığımda Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) görmeye alışık olduğum şefkati artık görmüyor olmamdı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece içeri girer, selam verir, sonra “Sizinki nasıl?” derdi. Bu beni kuşkulandırıyordu, ama kötülükten haberim yoktu. Nihayet iyileşmeye yüz tuttuktan sonra dışarı çıktım; Ümmü Mistah da benimle birlikte Menâsı' tarafına çıktı. Orası ihtiyacımızı giderdiğimiz yerdi; oraya ancak geceden geceye çıkardık. Bu, evlerimizin yakınında helâlar edinmemizden önceydi. (Def-i hâcet için) uzaklaşma hususundaki durumumuz eski Arapların durumu gibiydi; evlerimizin yanında helâ edinmekten rahatsız olurduk. Ben ve Ümmü Mistah yola koyulduk. O, Ebû Ruhm b. Muttalib b. Abdümenâf'ın kızıdır; annesi, Ebû Bekir es-Sıddîk'ın teyzesi olan Sahr b. Âmir'in kızıdır; oğlu da Mistah b. Üsâse b. Abbâd b. Muttalib'dir. İhtiyacımızı giderdikten sonra ben ve Ebû Ruhm'un kızı evime doğru yöneldik. Ümmü Mistah eteğine takılıp sendeledi ve “Mistah kahrolsun!” dedi. Ona: “Ne kötü söz söyledin! Bedir'de bulunmuş bir adama mı söversin?” dedim. “Hanımcığım, onun ne dediğini duymadın mı?” dedi. “Ne dedi ki?” dedim. Bunun üzerine bana iftira sahiplerinin sözünü haber verdi. Hastalığımın üstüne bir hastalık daha eklendi.

Evime döndüğümde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yanıma girdi, selam verdi, sonra “Sizinki nasıl?” dedi. “Annemle babamın yanına gitmeme izin verir misin?” dedim. —Dedi ki:— O sırada haberi onlardan kesin olarak öğrenmek istiyordum. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana izin verdi. Annemle babamın yanına geldim ve anneme: “Anneciğim, insanlar ne konuşuyor?” dedim. “Kızcağızım, kendini üzme! Vallahi, kocası kendisini seven ve kumaları bulunan güzel bir kadın pek azdır ki (kumaları) onun aleyhine çok söz söylemesinler” dedi. —Dedi ki:— “Sübhânallah! İnsanlar bunu mu konuştu?” dedim. —Dedi ki:— O gece sabaha kadar ağladım; gözyaşım dinmiyor, gözüme uyku girmiyordu. Sonra sabahladım, yine ağlıyordum.

Vahiy gecikince Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ailesinden ayrılma hususunda danışmak üzere Ali b. Ebû Tâlib'i ve Üsâme b. Zeyd'i çağırdı. —Dedi ki:— Üsâme b. Zeyd, ailesinin suçsuzluğuna dair bildiği ve gönlünde onlara karşı taşıdığı sevgi doğrultusunda Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) görüş bildirdi ve: “Ey Allah'ın Resûlü, onlar senin ailendir; biz (onlar hakkında) hayırdan başka bir şey bilmiyoruz” dedi. Ali b. Ebû Tâlib ise: “Allah sana darlık vermemiştir; ondan başka kadın çoktur. Cariyeye sorarsan sana doğruyu söyler” dedi. —Dedi ki:— Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Berîre'yi çağırdı ve: “Ey Berîre! Âişe'de seni şüphelendiren bir şey gördün mü?” dedi. Berîre ona: “Seni hak ile gönderene yemin ederim ki onda kusur sayabileceğim hiçbir şey görmedim; şu kadarı var ki o genç yaşta bir kızdır, ailesinin hamurunun başında uyuyakalır da evcil hayvan gelip onu yer” dedi.

—Dedi ki:— Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) minbere çıktı ve Abdullah b. Übey b. Selûl'e karşı (ona yapacaklarında kendisini) mazur görecek kimse istedi. —Dedi ki:— Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) minberde iken şöyle buyurdu: “Ey Müslümanlar topluluğu! Ehl-i beytim hakkında eziyeti bana kadar ulaşan bir adama karşı beni kim mazur görür? Vallahi ben ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Bir adamı da andılar ki onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum; o, ailemin yanına ancak benimle birlikte girerdi.” Bunun üzerine Sa'd b. Muâz el-Ensârî kalktı ve: “Ey Allah'ın Resûlü, ona karşı seni ben mazur görürüm. Eğer o Evs'ten ise boynunu vururuz; kardeşlerimiz Hazrec'den ise bize emredersin, biz de emrini yerine getiririz” dedi. —Dedi ki:— Bunun üzerine Hazrec'in efendisi Sa'd b. Ubâde kalktı. O salih bir adamdı, fakat kabile gayreti onu cahilce davranmaya sürükledi ve Sa'd b. Muâz'a: “Yalan söyledin! Allah'ın bekasına yemin ederim ki onu öldüremezsin, öldürmeye de gücün yetmez” dedi. Bunun üzerine Sa'd b. Muâz'ın amcasının oğlu Üseyd b. Hudayr kalktı ve Sa'd b. Ubâde'ye: “Asıl sen yalan söyledin! Allah'ın bekasına yemin ederim ki onu mutlaka öldürürüz. Sen münafıksın, münafıkları savunuyorsun” dedi. Evs ve Hazrec, iki kabile ayaklandı; hatta birbirleriyle çarpışmaya yeltendiler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise minberde ayakta duruyordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlar susuncaya kadar onları yatıştırmaya devam etti; sonra kendisi de sustu.

—Dedi ki:— O günüm boyunca ağladım; gözyaşım dinmiyor, gözüme uyku girmiyordu. Ertesi gece de ağladım; gözyaşım dinmiyor, gözüme uyku girmiyordu. Annemle babam ağlamanın ciğerimi parçalayacağını sanıyorlardı. Onlar yanımda otururken ve ben ağlarken Ensâr'dan bir kadın yanıma girmek için izin istedi; ona izin verdim, oturup (benimle birlikte) ağlamaya başladı. —Dedi ki:— Biz bu haldeyken Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yanımıza girdi, selam verdi, sonra oturdu. —Dedi ki:— Hakkımda söylenenler söylendiğinden beri yanımda oturmamıştı. Bir ay geçmiş, benim durumum hakkında kendisine hiçbir şey vahyedilmemişti. —Dedi ki:— Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) oturunca şehadet getirdi, sonra şöyle buyurdu: “Bundan sonra; ey Âişe! Senin hakkında bana şöyle şöyle (sözler) ulaştı. Eğer suçsuzsan Allah seni temize çıkaracaktır. Eğer bir günaha bulaştıysan Allah'tan bağışlanma dile ve O'na tövbe et. Çünkü kul günahını itiraf edip sonra tövbe ederse Allah onun tövbesini kabul eder.”

—Dedi ki:— Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sözünü bitirince gözyaşım öyle kesildi ki ondan bir damla bile hissetmez oldum. Babama: “Söyledikleri hususunda benim yerime Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) cevap ver” dedim. “Vallahi Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) ne diyeceğimi bilmiyorum” dedi. Anneme: “Benim yerime Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) cevap ver” dedim. “Vallahi Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) ne diyeceğimi bilmiyorum” dedi. Bunun üzerine —Kur'ân'dan çok şey okumamış, genç yaşta bir kız olduğum halde— şöyle dedim: “Vallahi anladım ki siz bunu işittiniz, öyle ki içinize yerleşti ve ona inandınız. Şimdi size 'Ben suçsuzum' desem —Allah da benim suçsuz olduğumu bilir— bu hususta beni tasdik etmezsiniz. Eğer size bir şeyi itiraf etsem —Allah benim suçsuz olduğumu bilir— beni mutlaka tasdik edersiniz. Vallahi kendim ve sizin için, Ebû Yûsuf'un dediğinden başka bir örnek bulamıyorum: 'Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak olan ancak Allah'tır.' (Yûsuf 12/18)”

—Dedi ki:— Sonra yüzümü çevirdim ve yatağıma uzandım. —Dedi ki:— Vallahi o sırada ben suçsuz olduğumu ve Allah'ın da suçsuzluğumu ortaya koyacağını biliyordum. Fakat vallahi benim hakkımda okunacak bir vahiy indirileceğini sanmıyordum. Kendi gözümde durumum, Allah azze ve cellenin hakkımda okunacak bir sözle konuşmasından daha değersizdi. Ancak Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) uykusunda, Allah'ın beni onunla temize çıkaracağı bir rüya görmesini umuyordum. —Dedi ki:— Vallahi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) oturduğu yerden ayrılmamış, ev halkından da hiç kimse dışarı çıkmamıştı ki Allah azze ve celle Peygamberi'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) (vahiy) indirdi. Vahiy sırasında onu tutan şiddetli sıkıntı yine onu tuttu; öyle ki kendisine indirilen sözün ağırlığından dolayı kış gününde bile ondan inci taneleri gibi ter damlaları dökülüyordu. —Dedi ki:— Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hal açıldığında gülüyordu. Söylediği ilk söz şu oldu: “Müjde ey Âişe! Allah'a gelince, O seni temize çıkardı.” Annem bana: “Kalk, ona doğru git!” dedi. Ben: “Vallahi ona doğru kalkmam, Allah'tan başkasına da hamdetmem; suçsuzluğumu indiren O'dur” dedim. —Dedi ki:— Allah azze ve celle “Bu iftirayı getirenler, içinizden bir topluluktur...” (Nûr 24/11) (diye başlayan) on âyeti indirdi. Allah azze ve celle bu âyetleri benim suçsuzluğum hakkında indirdi.

—Dedi ki:— Akrabalığından ve yoksulluğundan dolayı Mistah'ın geçimini sağlayan Ebû Bekir: “Vallahi Âişe hakkında söylediğinden sonra ona artık asla hiçbir şey harcamayacağım” dedi. Bunun üzerine Allah azze ve celle “İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabaya vermeyeceklerine dair yemin etmesinler” âyetinden “Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” (Nûr 24/22) sözüne kadar indirdi.

Hibbân b. Mûsâ dedi ki: Abdullah b. Mübârek: “Bu, Allah'ın Kitabı'ndaki en ümit verici âyettir” dedi.

Ebû Bekir: “Vallahi ben Allah'ın beni bağışlamasını elbette isterim” dedi ve Mistah'a harcadığı nafakayı yeniden ona verdi; “Onu ondan asla kesmeyeceğim” dedi.

Âişe dedi ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımı Zeyneb bt. Cahş'a benim durumumu sormuştu: “Ne biliyorsun?” ya da “Ne gördün?” (Zeyneb): “Ey Allah'ın Resûlü, kulağımı ve gözümü (duymadığımı duydum, görmediğimi gördüm demekten) korurum. Vallahi hayırdan başka bir şey bilmiyorum” dedi. Âişe dedi ki: Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımları arasında benimle boy ölçüşen oydu; Allah onu verâ (dindarlık) sayesinde korudu. Kız kardeşi Hamne bt. Cahş ise onun adına mücadeleye girişti ve helâk olanlarla birlikte helâk oldu.

Zührî dedi ki: İşte bu topluluğun durumu hakkında bize ulaşan bunlardır.

(Müslim) dedi ki: Yûnus'un rivayetinde (Sa'd b. Ubâde hakkında) “ictehelethu'l-hamiyye” yerine “ihtemelethu'l-hamiyye” (kabile gayreti onu alıp götürdü) denilmiştir.

Sahîh-i Müslim 2770a, Kitap 50, Hadis 65

Arapça metin
حَدَّثَنَا حَبَّانُ بْنُ مُوسَى، أَخْبَرَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْمُبَارَكِ، أَخْبَرَنَا يُونُسُ بْنُ يَزِيدَ، الأَيْلِيُّ ح وَحَدَّثَنَا إِسْحَاقُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ الْحَنْظَلِيُّ، وَمُحَمَّدُ بْنُ رَافِعٍ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، قَالَ ابْنُ رَافِعٍ حَدَّثَنَا وَقَالَ الآخَرَانِ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، وَالسِّيَاقُ، حَدِيثُ مَعْمَرٍ مِنْ رِوَايَةِ عَبْدٍ وَابْنِ رَافِعٍ قَالَ يُونُسُ وَمَعْمَرٌ جَمِيعًا عَنِ الزُّهْرِيِّ أَخْبَرَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ وَعُرْوَةُ بْنُ الزُّبَيْرِ وَعَلْقَمَةُ بْنِ وَقَّاصٍ وَعُبَيْدُ اللَّهِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ عَنْ حَدِيثِ عَائِشَةَ زَوْجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم حِينَ قَالَ لَهَا أَهْلُ الإِفْكِ مَا قَالُوا فَبَرَّأَهَا اللَّهُ مِمَّا قَالُوا وَكُلُّهُمْ حَدَّثَنِي طَائِفَةً مِنْ حَدِيثِهَا وَبَعْضُهُمْ كَانَ أَوْعَى لِحَدِيثِهَا مِنْ بَعْضٍ وَأَثْبَتَ اقْتِصَاصًا وَقَدْ وَعَيْتُ عَنْ كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمُ الْحَدِيثَ الَّذِي حَدَّثَنِي وَبَعْضُ حَدِيثِهِمْ يُصَدِّقُ بَعْضًا ذَكَرُوا أَنَّ عَائِشَةَ زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا أَرَادَ أَنْ يَخْرُجَ سَفَرًا أَقْرَعَ بَيْنَ نِسَائِهِ فَأَيَّتُهُنَّ خَرَجَ سَهْمُهَا خَرَجَ بِهَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَعَهُ - قَالَتْ عَائِشَةُ - فَأَقْرَعَ بَيْنَنَا فِي غَزْوَةٍ غَزَاهَا فَخَرَجَ فِيهَا سَهْمِي فَخَرَجْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَذَلِكَ بَعْدَ مَا أُنْزِلَ الْحِجَابُ فَأَنَا أُحْمَلُ فِي هَوْدَجِي وَأُنْزَلُ فِيهِ مَسِيرَنَا حَتَّى إِذَا فَرَغَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنْ غَزْوِهِ وَقَفَلَ وَدَنَوْنَا مِنَ الْمَدِينَةِ آذَنَ لَيْلَةً بِالرَّحِيلِ فَقُمْتُ حِينَ آذَنُوا بِالرَّحِيلِ فَمَشَيْتُ حَتَّى جَاوَزْتُ الْجَيْشَ فَلَمَّا قَضَيْتُ مِنْ شَأْنِي أَقْبَلْتُ إِلَى الرَّحْلِ فَلَمَسْتُ صَدْرِي فَإِذَا عِقْدِي مِنْ جَزْعِ ظَفَارِ قَدِ انْقَطَعَ فَرَجَعْتُ فَالْتَمَسْتُ عِقْدِي فَحَبَسَنِي ابْتِغَاؤُهُ وَأَقْبَلَ الرَّهْطُ الَّذِينَ كَانُوا يَرْحَلُونَ لِي فَحَمَلُوا هَوْدَجِي فَرَحَلُوهُ عَلَى بَعِيرِيَ الَّذِي كُنْتُ أَرْكَبُ وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنِّي فِيهِ - قَالَتْ - وَكَانَتِ النِّسَاءُ إِذْ ذَاكَ خِفَافًا لَمْ يُهَبَّلْنَ وَلَمْ يَغْشَهُنَّ اللَّحْمُ إِنَّمَا يَأْكُلْنَ الْعُلْقَةَ مِنَ الطَّعَامِ فَلَمْ يَسْتَنْكِرِ الْقَوْمُ ثِقَلَ الْهَوْدَجِ حِينَ رَحَلُوهُ وَرَفَعُوهُ وَكُنْتُ جَارِيَةً حَدِيثَةَ السِّنِّ فَبَعَثُوا الْجَمَلَ وَسَارُوا وَوَجَدْتُ عِقْدِي بَعْدَ مَا اسْتَمَرَّ الْجَيْشُ فَجِئْتُ مَنَازِلَهُمْ وَلَيْسَ بِهَا دَاعٍ وَلاَ مُجِيبٌ فَتَيَمَّمْتُ مَنْزِلِي الَّذِي كُنْتُ فِيهِ وَظَنَنْتُ أَنَّ الْقَوْمَ سَيَفْقِدُونِي فَيَرْجِعُونَ إِلَىَّ فَبَيْنَا أَنَا جَالِسَةٌ فِي مَنْزِلِي غَلَبَتْنِي عَيْنِي فَنِمْتُ وَكَانَ صَفْوَانُ بْنُ الْمُعَطَّلِ السُّلَمِيُّ ثُمَّ الذَّكْوَانِيُّ قَدْ عَرَّسَ مِنْ وَرَاءِ الْجَيْشِ فَادَّلَجَ فَأَصْبَحَ عِنْدَ مَنْزِلِي فَرَأَى سَوَادَ إِنْسَانٍ نَائِمٍ فَأَتَانِي فَعَرَفَنِي حِينَ رَآنِي وَقَدْ كَانَ يَرَانِي قَبْلَ أَنْ يُضْرَبَ الْحِجَابُ عَلَىَّ فَاسْتَيْقَظْتُ بِاسْتِرْجَاعِهِ حِينَ عَرَفَنِي فَخَمَّرْتُ وَجْهِي بِجِلْبَابِي وَوَاللَّهِ مَا يُكَلِّمُنِي كَلِمَةً وَلاَ سَمِعْتُ مِنْهُ كَلِمَةً غَيْرَ اسْتِرْجَاعِهِ حَتَّى أَنَاخَ رَاحِلَتَهُ فَوَطِئَ عَلَى يَدِهَا فَرَكِبْتُهَا فَانْطَلَقَ يَقُودُ بِي الرَّاحِلَةَ حَتَّى أَتَيْنَا الْجَيْشَ بَعْدَ مَا نَزَلُوا مُوغِرِينَ فِي نَحْرِ الظَّهِيرَةِ فَهَلَكَ مَنْ هَلَكَ فِي شَأْنِي وَكَانَ الَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَىٍّ ابْنُ سَلُولَ فَقَدِمْنَا الْمَدِينَةَ فَاشْتَكَيْتُ حِينَ قَدِمْنَا الْمَدِينَةَ شَهْرًا وَالنَّاسُ يُفِيضُونَ فِي قَوْلِ أَهْلِ الإِفْكِ وَلاَ أَشْعُرُ بِشَىْءٍ مِنْ ذَلِكَ وَهُوَ يَرِيبُنِي فِي وَجَعِي أَنِّي لاَ أَعْرِفُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم اللُّطْفَ الَّذِي كُنْتُ أَرَى مِنْهُ حِينَ أَشْتَكِي إِنَّمَا يَدْخُلُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَيُسَلِّمُ ثُمَّ يَقُولُ " كَيْفَ تِيكُمْ " . فَذَاكَ يَرِيبُنِي وَلاَ أَشْعُرُ بِالشَّرِّ حَتَّى خَرَجْتُ بَعْدَ مَا نَقِهْتُ وَخَرَجَتْ مَعِي أُمُّ مِسْطَحٍ قِبَلَ الْمَنَاصِعِ وَهُوَ مُتَبَرَّزُنَا وَلاَ نَخْرُجُ إِلاَّ لَيْلاً إِلَى لَيْلٍ وَذَلِكَ قَبْلَ أَنَّ نَتَّخِذَ الْكُنُفَ قَرِيبًا مِنْ بُيُوتِنَا وَأَمْرُنَا أَمْرُ الْعَرَبِ الأُوَلِ فِي التَّنَزُّهِ وَكُنَّا نَتَأَذَّى بِالْكُنُفِ أَنْ نَتَّخِذَهَا عِنْدَ بُيُوتِنَا فَانْطَلَقْتُ أَنَا وَأُمُّ مِسْطَحٍ وَهِيَ بِنْتُ أَبِي رُهْمِ بْنِ الْمُطَّلِبِ بْنِ عَبْدِ مَنَافٍ وَأُمُّهَا ابْنَةُ صَخْرِ بْنِ عَامِرٍ خَالَةُ أَبِي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ وَابْنُهَا مِسْطَحُ بْنُ أُثَاثَةَ بْنِ عَبَّادِ بْنِ الْمُطَّلِبِ فَأَقْبَلْتُ أَنَا وَبِنْتُ أَبِي رُهْمٍ قِبَلَ بَيْتِي حِينَ فَرَغْنَا مِنْ شَأْنِنَا فَعَثَرَتْ أُمُّ مِسْطَحٍ فِي مِرْطِهَا فَقَالَتْ تَعِسَ مِسْطَحٌ . فَقُلْتُ لَهَا بِئْسَ مَا قُلْتِ أَتَسُبِّينَ رَجُلاً قَدْ شَهِدَ بَدْرًا . قَالَتْ أَىْ هَنْتَاهُ أَوَلَمْ تَسْمَعِي مَا قَالَ قُلْتُ وَمَاذَا قَالَ قَالَتْ فَأَخْبَرَتْنِي بِقَوْلِ أَهْلِ الإِفْكِ فَازْدَدْتُ مَرَضًا إِلَى مَرَضِي فَلَمَّا رَجَعْتُ إِلَى بَيْتِي فَدَخَلَ عَلَىَّ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَسَلَّمَ ثُمَّ قَالَ " كَيْفَ تِيكُمْ " . قُلْتُ أَتَأْذَنُ لِي أَنْ آتِيَ أَبَوَىَّ قَالَتْ وَأَنَا حِينَئِذٍ أُرِيدُ أَنْ أَتَيَقَّنَ الْخَبَرَ مِنْ قِبَلِهِمَا . فَأَذِنَ لِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَجِئْتُ أَبَوَىَّ فَقُلْتُ لأُمِّي يَا أُمَّتَاهْ مَا يَتَحَدَّثُ النَّاسُ فَقَالَتْ يَا بُنَيَّةُ هَوِّنِي عَلَيْكِ فَوَاللَّهِ لَقَلَّمَا كَانَتِ امْرَأَةٌ قَطُّ وَضِيئَةٌ عِنْدَ رَجُلٍ يُحِبُّهَا وَلَهَا ضَرَائِرُ إِلاَّ كَثَّرْنَ عَلَيْهَا - قَالَتْ - قُلْتُ سُبْحَانَ اللَّهِ وَقَدْ تَحَدَّثَ النَّاسُ بِهَذَا قَالَتْ فَبَكَيْتُ تِلْكَ اللَّيْلَةَ حَتَّى أَصْبَحْتُ لاَ يَرْقَأُ لِي دَمْعٌ وَلاَ أَكْتَحِلُ بِنَوْمٍ ثُمَّ أَصَبَحْتُ أَبْكِي وَدَعَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلِيَّ بْنَ أَبِي طَالِبٍ وَأُسَامَةَ بْنَ زَيْدٍ حِينَ اسْتَلْبَثَ الْوَحْىُ يَسْتَشِيرُهُمَا فِي فِرَاقِ أَهْلِهِ - قَالَتْ - فَأَمَّا أُسَامَةُ بْنُ زَيْدٍ فَأَشَارَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِالَّذِي يَعْلَمُ مِنْ بَرَاءَةِ أَهْلِهِ وَبِالَّذِي يَعْلَمُ فِي نَفْسِهِ لَهُمْ مِنَ الْوُدِّ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ هُمْ أَهْلُكَ وَلاَ نَعْلَمُ إِلاَّ خَيْرًا . وَأَمَّا عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ فَقَالَ لَمْ يُضَيِّقِ اللَّهُ عَلَيْكَ وَالنِّسَاءُ سِوَاهَا كَثِيرٌ وَإِنْ تَسْأَلِ الْجَارِيَةَ تَصْدُقْكَ - قَالَتْ - فَدَعَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَرِيرَةَ فَقَالَ " أَىْ بَرِيرَةُ هَلْ رَأَيْتِ مِنْ شَىْءٍ يَرِيبُكِ مِنْ عَائِشَةَ " . قَالَتْ لَهُ بَرِيرَةُ وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ إِنْ رَأَيْتُ عَلَيْهَا أَمْرًا قَطُّ أَغْمِصُهُ عَلَيْهَا أَكْثَرَ مِنْ أَنَّهَا جَارِيَةٌ حَدِيثَةُ السِّنِّ تَنَامُ عَنْ عَجِينِ أَهْلِهَا فَتَأْتِي الدَّاجِنُ فَتَأْكُلُهُ - قَالَتْ - فَقَامَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى الْمِنْبَرِ فَاسْتَعْذَرَ مِنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أُبَىٍّ ابْنِ سَلُولَ - قَالَتْ - فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ عَلَى الْمِنْبَرِ " يَا مَعْشَرَ الْمُسْلِمِينَ مَنْ يَعْذِرُنِي مِنْ رَجُلٍ قَدْ بَلَغَ أَذَاهُ فِي أَهْلِ بَيْتِي فَوَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَى أَهْلِي إِلاَّ خَيْرًا وَلَقَدْ ذَكَرُوا رَجُلاً مَا عَلِمْتُ عَلَيْهِ إِلاَّ خَيْرًا وَمَا كَانَ يَدْخُلُ عَلَى أَهْلِي إِلاَّ مَعِي " . فَقَامَ سَعْدُ بْنُ مُعَاذٍ الأَنْصَارِيُّ فَقَالَ أَنَا أَعْذِرُكَ مِنْهُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنْ كَانَ مِنَ الأَوْسِ ضَرَبْنَا عُنُقَهُ وَإِنْ كَانَ مِنْ إِخْوَانِنَا الْخَزْرَجِ أَمَرْتَنَا فَفَعَلْنَا أَمْرَكَ - قَالَتْ - فَقَامَ سَعْدُ بْنُ عُبَادَةَ وَهُوَ سَيِّدُ الْخَزْرَجِ وَكَانَ رَجُلاً صَالِحًا وَلَكِنِ اجْتَهَلَتْهُ الْحَمِيَّةُ فَقَالَ لِسَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ كَذَبْتَ لَعَمْرُ اللَّهِ لاَ تَقْتُلُهُ وَلاَ تَقْدِرُ عَلَى قَتْلِهِ . فَقَامَ أُسَيْدُ بْنُ حُضَيْرٍ وَهُوَ ابْنُ عَمِّ سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ فَقَالَ لِسَعْدِ بْنِ عُبَادَةَ كَذَبْتَ لَعَمْرُ اللَّهِ لَنَقْتُلَنَّهُ فَإِنَّكَ مُنَافِقٌ تُجَادِلُ عَنِ الْمُنَافِقِينَ فَثَارَ الْحَيَّانِ الأَوْسُ وَالْخَزْرَجُ حَتَّى هَمُّوا أَنْ يَقْتَتِلُوا وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَائِمٌ عَلَى الْمِنْبَرِ فَلَمْ يَزَلْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُخَفِّضُهُمْ حَتَّى سَكَتُوا وَسَكَتَ - قَالَتْ - وَبَكَيْتُ يَوْمِي ذَلِكَ لاَ يَرْقَأُ لِي دَمْعٌ وَلاَ أَكْتَحِلُ بِنَوْمٍ ثُمَّ بَكَيْتُ لَيْلَتِي الْمُقْبِلَةَ لاَ يَرْقَأُ لِي دَمْعٌ وَلاَ أَكْتَحِلُ بِنَوْمٍ وَأَبَوَاىَ يَظُنَّانِ أَنَّ الْبُكَاءَ فَالِقٌ كَبِدِي فَبَيْنَمَا هُمَا جَالِسَانِ عِنْدِي وَأَنَا أَبْكِي اسْتَأْذَنَتْ عَلَىَّ امْرَأَةٌ مِنَ الأَنْصَارِ فَأَذِنْتُ لَهَا فَجَلَسَتْ تَبْكِي - قَالَتْ - فَبَيْنَا نَحْنُ عَلَى ذَلِكَ دَخَلَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَسَلَّمَ ثُمَّ جَلَسَ - قَالَتْ - وَلَمْ يَجْلِسْ عِنْدِي مُنْذُ قِيلَ لِي مَا قِيلَ وَقَدْ لَبِثَ شَهْرًا لاَ يُوحَى إِلَيْهِ فِي شَأْنِي بِشَىْءٍ - قَالَتْ - فَتَشَهَّدَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حِينَ جَلَسَ ثُمَّ قَالَ " أَمَّا بَعْدُ يَا عَائِشَةُ فَإِنَّهُ قَدْ بَلَغَنِي عَنْكِ كَذَا وَكَذَا فَإِنْ كُنْتِ بَرِيئَةً فَسَيُبَرِّئُكِ اللَّهُ وَإِنْ كُنْتِ أَلْمَمْتِ بِذَنْبٍ فَاسْتَغْفِرِي اللَّهَ وَتُوبِي إِلَيْهِ فَإِنَّ الْعَبْدَ إِذَا اعْتَرَفَ بِذَنْبٍ ثُمَّ تَابَ تَابَ اللَّهُ عَلَيْهِ " . قَالَتْ فَلَمَّا قَضَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَقَالَتَهُ قَلَصَ دَمْعِي حَتَّى مَا أُحِسُّ مِنْهُ قَطْرَةً فَقُلْتُ لأَبِي أَجِبْ عَنِّي رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِيمَا قَالَ . فَقَالَ وَاللَّهِ مَا أَدْرِي مَا أَقُولُ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقُلْتُ لأُمِيِّ أَجِيبِي عَنِّي رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَتْ وَاللَّهِ مَا أَدْرِي مَا أَقُولُ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقُلْتُ وَأَنَا جَارِيَةٌ حَدِيثَةُ السِّنِّ لاَ أَقْرَأُ كَثِيرًا مِنَ الْقُرْآنِ إِنِّي وَاللَّهِ لَقَدْ عَرَفْتُ أَنَّكُمْ قَدْ سَمِعْتُمْ بِهَذَا حَتَّى اسْتَقَرَّ فِي نُفُوسِكُمْ وَصَدَّقْتُمْ بِهِ فَإِنْ قُلْتُ لَكُمْ إِنِّي بَرِيئَةٌ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَنِّي بَرِيئَةٌ لاَ تُصَدِّقُونِي بِذَلِكَ وَلَئِنِ اعْتَرَفْتُ لَكُمْ بِأَمْرٍ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَنِّي بَرِيئَةٌ لَتُصَدِّقُونَنِي وَإِنِّي وَاللَّهِ مَا أَجِدُ لِي وَلَكُمْ مَثَلاً إِلاَّ كَمَا قَالَ أَبُو يُوسُفَ فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ . قَالَتْ ثُمَّ تَحَوَّلْتُ فَاضْطَجَعْتُ عَلَى فِرَاشِي - قَالَتْ - وَأَنَا وَاللَّهِ حِينَئِذٍ أَعْلَمُ أَنِّي بَرِيئَةٌ وَأَنَّ اللَّهَ مُبَرِّئِي بِبَرَاءَتِي وَلَكِنْ وَاللَّهِ مَا كُنْتُ أَظُنُّ أَنْ يُنْزَلَ فِي شَأْنِي وَحْىٌ يُتْلَى وَلَشَأْنِي كَانَ أَحْقَرَ فِي نَفْسِي مِنْ أَنْ يَتَكَلَّمَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ فِيَّ بِأَمْرٍ يُتْلَى وَلَكِنِّي كُنْتُ أَرْجُو أَنْ يَرَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِي النَّوْمِ رُؤْيَا يُبَرِّئُنِي اللَّهُ بِهَا قَالَتْ فَوَاللَّهِ مَا رَامَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَجْلِسَهُ وَلاَ خَرَجَ مِنْ أَهْلِ الْبَيْتِ أَحَدٌ حَتَّى أَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَى نَبِيِّهِ صلى الله عليه وسلم فَأَخَذَهُ مَا كَانَ يَأْخُذُهُ مِنَ الْبُرَحَاءِ عِنْدَ الْوَحْىِ حَتَّى إِنَّهُ لَيَتَحَدَّرُ مِنْهُ مِثْلُ الْجُمَانِ مِنَ الْعَرَقِ فِي الْيَوْمِ الشَّاتِ مِنْ ثِقَلِ الْقَوْلِ الَّذِي أُنْزِلَ عَلَيْهِ - قَالَتْ - فَلَمَّا سُرِّيَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَهُوَ يَضْحَكُ فَكَانَ أَوَّلَ كَلِمَةٍ تَكَلَّمَ بِهَا أَنْ قَالَ " أَبْشِرِي يَا عَائِشَةُ أَمَّا اللَّهُ فَقَدْ بَرَّأَكِ " . فَقَالَتْ لِي أُمِّي قُومِي إِلَيْهِ فَقُلْتُ وَاللَّهِ لاَ أَقُومُ إِلَيْهِ وَلاَ أَحْمَدُ إِلاَّ اللَّهَ هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ بَرَاءَتِي - قَالَتْ - فَأَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ { إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ} عَشْرَ آيَاتٍ فَأَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ هَؤُلاَءِ الآيَاتِ بَرَاءَتِي - قَالَتْ - فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ وَكَانَ يُنْفِقُ عَلَى مِسْطَحٍ لِقَرَابَتِهِ مِنْهُ وَفَقْرِهِ وَاللَّهِ لاَ أُنْفِقُ عَلَيْهِ شَيْئًا أَبَدًا بَعْدَ الَّذِي قَالَ لِعَائِشَةَ . فَأَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ { وَلاَ يَأْتَلِ أُولُو الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبَى} إِلَى قَوْلِهِ { أَلاَ تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ} قَالَ حِبَّانُ بْنُ مُوسَى قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ الْمُبَارَكِ هَذِهِ أَرْجَى آيَةٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ . فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ وَاللَّهِ إِنِّي لأُحِبُّ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لِي . فَرَجَعَ إِلَى مِسْطَحٍ النَّفَقَةَ الَّتِي كَانَ يُنْفِقُ عَلَيْهِ وَقَالَ لاَ أَنْزِعُهَا مِنْهُ أَبَدًا . قَالَتْ عَائِشَةُ وَكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم سَأَلَ زَيْنَبَ بِنْتَ جَحْشٍ زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم عَنْ أَمْرِي " مَا عَلِمْتِ أَوْ مَا رَأَيْتِ " . فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَحْمِي سَمْعِي وَبَصَرِي وَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ إِلاَّ خَيْرًا . قَالَتْ عَائِشَةُ وَهِيَ الَّتِي كَانَتْ تُسَامِينِي مِنْ أَزْوَاجِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَعَصَمَهَا اللَّهُ بِالْوَرَعِ وَطَفِقَتْ أُخْتُهَا حَمْنَةُ بِنْتُ جَحْشٍ تُحَارِبُ لَهَا فَهَلَكَتْ فِيمَنْ هَلَكَ . قَالَ الزُّهْرِيُّ فَهَذَا مَا انْتَهَى إِلَيْنَا مِنْ أَمْرِ هَؤُلاَءِ الرَّهْطِ . وَقَالَ فِي حَدِيثِ يُونُسَ احْتَمَلَتْهُ الْحَمِيَّةُ .

Hata bildir

Sahîh-i Müslim 2770 a metninde gördüğünüz hatayı bildirin. Bildiriminiz incelendikten sonra düzeltilir.

Hata türü