Müjde ey Âişe! Allah senin temize çıktığını bildiren âyetleri indirdi.

Kaynak
Câmiu't-Tirmizî 3180, Kitap 47, Hadis 232
Sahih
Türkçe meal

Âişe (radıyallahu anhâ) şöyle rivayet etti:

Benim hakkımda söylenenler söylendiğinde —ben bundan habersizdim— Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) benim hakkımda hutbe vermek üzere kalktı. Şehâdet getirdi, Allah'a layık olduğu şekilde hamd ve senada bulundu, sonra şöyle buyurdu: “Emmâ ba'd! Ailemi(n namusunu) lekeleyen birtakım insanlar hakkında bana görüş bildirin. Allah'a yemin ederim ki ailem hakkında asla hiçbir kötülük bilmiyorum. Onu, Allah'a yemin ederim ki hakkında asla hiçbir kötülük bilmediğim biriyle itham ettiler. O, ben yanında bulunmadıkça evime asla girmedi; ben bir yolculuğa çıkıp gittiğimde de o da benimle birlikte gitti.” Bunun üzerine Sa'd b. Muâz (radıyallahu anh) kalkıp “Ey Allah'ın Resûlü! Bana izin ver, onların boyunlarını vurayım” dedi. Hazrec'den bir adam kalktı —Hassân b. Sâbit'in annesi o adamın kabilesindendi— ve “Yalan söyledin! Allah'a yemin olsun ki onlar Evs'ten olsalardı boyunlarının vurulmasını istemezdin” dedi. Öyle ki neredeyse mescitte Evs ile Hazrec arasında bir kötülük çıkacaktı. Ben ise bunu bilmiyordum.

O günün akşamı olunca bir ihtiyacım için dışarı çıktım; yanımda Ümmü Mistah vardı. Tökezledi ve “Mistah kahrolsun!” dedi. Ona “Anneciğim, oğluna mı sövüyorsun?” dedim. Sustu. Sonra ikinci kez tökezledi ve “Mistah kahrolsun!” dedi. Ona “Anneciğim, oğluna mı sövüyorsun?” dedim. Sustu. Sonra üçüncü kez tökezledi ve “Mistah kahrolsun!” dedi. Onu azarladım ve “Anneciğim, oğluna mı sövüyorsun?” dedim. “Allah'a yemin ederim ki ona ancak senin yüzünden sövüyorum” dedi. “Ne hakkında?” dedim. Bunun üzerine bana olanı açıp anlattı. “Bu olmuş muydu?” dedim. “Evet” dedi. Allah'a yemin ederim ki evime döndüm; sanki ne için çıktıysam onun için hiç çıkmamış gibiydim; ondan ne az ne çok bir şey hissetmiyordum. Sıtmaya yakalandım. Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) “Beni babamın evine gönder” dedim. Benimle birlikte hizmetçi çocuğu gönderdi. Eve girdim; Ümmü Rûmân'ı alt katta buldum, Ebû Bekir ise evin üstünde (Kur'an) okuyordu. Annem “Kızım, seni buraya getiren nedir?” dedi. Ona haber verdim ve olanı anlattım. Bir de gördüm ki bu, ona bende ulaştığı (tesir) derecesinde ulaşmamış. “Kızım, bu işi kendine hafif tut. Allah'a yemin ederim ki kendisini seven bir adamın yanında olup kumaları bulunan güzel bir kadın pek azdır ki onu kıskanmasınlar ve hakkında (laf) söylenmesin” dedi. Gördüm ki bu, ona bende ulaştığı derecede ulaşmamış. “Babam da bunu biliyor mu?” dedim. “Evet” dedi. “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da mı?” dedim. “Evet” dedi. Gözlerim yaşardı ve ağladım. Ebû Bekir evin üstünde (Kur'an) okurken sesimi işitti, aşağı indi ve anneme “Neyi var?” dedi. “Hakkında söylenenler ona ulaştı” dedi. (Ebû Bekir'in) gözlerinden yaşlar boşandı ve “Kızım, sana yemin veriyorum, evine dön” dedi. Ben de döndüm.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) evime gelmiş ve hizmetçime beni sormuştu. O da “Hayır, Allah'a yemin ederim ki onun hiçbir kusurunu bilmiyorum; ancak uyuyakalır da koyun girip mayasını ya da hamurunu yerdi” demişti. Ashabından bazısı onu azarlayıp “Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) doğruyu söyle” demiş, nihayet meseleyi ona açık açık söylemişlerdi. O da “Sübhânallah! Allah'a yemin ederim ki onun hakkında, kuyumcunun kırmızı altın külçesi hakkında bildiğinden başkasını bilmiyorum” demişti. Bu iş, hakkında (söz) söylenen adama ulaştı; o da “Sübhânallah! Allah'a yemin ederim ki hiçbir kadının örtüsünü asla açmadım” dedi. Âişe dedi ki: (Sonra) o, Allah yolunda şehit olarak öldürüldü.

(Âişe) dedi ki: Sabah olunca annem babam yanıma geldiler ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yanıma girinceye kadar yanımdan ayrılmadılar. O, ikindi namazını kılmıştı; sonra içeri girdi. Annem babam sağımdan ve solumdan beni kuşatmışlardı. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şehâdet getirdi, Allah'a layık olduğu şekilde hamd ve senada bulundu, sonra şöyle buyurdu: “Emmâ ba'd, ey Âişe! Eğer bir kötülük işlediysen ya da (kendine) zulmettiysen Allah'a tövbe et. Çünkü Allah kullarından tövbeyi kabul eder.” (Âişe) dedi ki: Ensardan bir kadın gelmiş, kapıda oturuyordu. “Bu kadının (yanında) bir şey söylemekten utanmıyor musun?” dedim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) öğüt verdi. Ben babama dönüp “Ona cevap ver” dedim. “Ne diyeyim?” dedi. Anneme dönüp “Ona cevap ver” dedim. “Ne diyeyim?” dedi. İkisi cevap vermeyince şehâdet getirdim, Allah'a layık olduğu şekilde hamd ve senada bulundum, sonra şöyle dedim: “Allah'a yemin ederim ki eğer size ‘Ben (bunu) yapmadım’ desem —Allah da benim doğru söylediğime şahittir— bu, sizin yanınızda bana bir fayda sağlamaz. Siz (bu sözleri) konuştunuz ve kalpleriniz onunla doldu. Eğer ‘Ben (bunu) yaptım’ desem —Allah da yapmadığımı bilir— elbette ‘Kendi aleyhine itiraf etti’ dersiniz. Allah'a yemin ederim ki kendim ve sizin için” —(Âişe) dedi ki: Ya'kûb'un adını hatırlamaya çalıştım ama hatırlayamadım— “ancak Yûsuf'un babasının ‘Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak olan Allah'tır’ (Yûsuf 12/18) dediği zamanki (hâlini) misal bulabiliyorum.”

(Âişe) dedi ki: O anda Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) (vahiy) indirildi; biz sustuk. Sonra (vahiy hâli) ondan kaldırıldı. Ben yüzündeki sevinci açıkça görüyordum; alnını siliyor ve “Müjde ey Âişe! Allah senin temize çıktığını (bildiren âyetleri) indirdi” diyordu. (Âişe) dedi ki: Ben hiç olmadığım kadar öfkeliydim. Annem babam bana “Kalk, ona git” dediler. “Hayır, Allah'a yemin ederim ki ona kalkmam; ne ona hamd ederim ne de size. Ancak beni temize çıkaran (âyetleri) indiren Allah'a hamd ederim. Siz bunu işittiniz de ne inkâr ettiniz ne de değiştirdiniz” dedim.

Âişe şöyle derdi: Zeyneb bint Cahş'ı ise Allah dindarlığı sebebiyle korudu; o hayırdan başka bir şey söylemedi. Kız kardeşi Hamne ise helak olanlarla birlikte helak oldu. Bu konuda konuşanlar Mistah, Hassân b. Sâbit ve münafık Abdullah b. Übey b. Selûl idi. Bu (sözü) idare eden ve toplayan oydu; onlardan (iftiranın) büyük kısmını üstlenen de o ve Hamne idi. (Âişe) dedi ki: Ebû Bekir, Mistah'a bir daha asla hiçbir fayda sağlamayacağına yemin etti. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyeti indirdi: “İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar yemin etmesinler...” âyetin sonuna kadar —Ebû Bekir'i kastediyor— “akrabaya, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermemeye” —Mistah'ı kastediyor— “...Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir” (Nûr 24/22) sözüne kadar. Ebû Bekir “Evet, Allah'a yemin olsun ki ey Rabbimiz, bizi bağışlamanı elbette isteriz” dedi ve ona (önceden) yaptığı (iyiliğe) yeniden başladı.

Ebû Îsâ (Tirmizî) dedi ki: Bu hadis Hişâm b. Urve'nin rivayeti olarak hasen sahih garîbdir. Bu hadisi Yûnus b. Yezîd, Ma'mer ve başkaları Zührî'den, o Urve b. Zübeyr, Saîd b. el-Müseyyeb, Alkame b. Vakkâs el-Leysî ve Ubeydullah b. Abdullah'tan, onlar da Âişe'den, Hişâm b. Urve'nin rivayetinden daha uzun ve daha eksiksiz olarak rivayet etmişlerdir.

Câmiu't-Tirmizî 3180, Kitap 47, Hadis 232

Arapça metin
حَدَّثَنَا مَحْمُودُ بْنُ غَيْلاَنَ، حَدَّثَنَا أَبُو أُسَامَةَ، عَنْ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ، أَخْبَرَنِي أَبِي، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ لَمَّا ذُكِرَ مِنْ شَأْنِي الَّذِي ذُكِرَ وَمَا عَلِمْتُ بِهِ قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِيَّ خَطِيبًا فَتَشَهَّدَ وَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ ثُمَّ قَالَ " أَمَّا بَعْدُ أَشِيرُوا عَلَىَّ فِي أُنَاسٍ أَبَنُوا أَهْلِي وَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَى أَهْلِي مِنْ سُوءٍ قَطُّ وَأَبَنُوا بِمَنْ وَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَيْهِ مِنْ سُوءٍ قَطُّ وَلاَ دَخَلَ بَيْتِي قَطُّ إِلاَّ وَأَنَا حَاضِرٌ وَلاَ غِبْتُ فِي سَفَرٍ إِلاَّ غَابَ مَعِي فَقَامَ سَعْدُ بْنُ مُعَاذٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ فَقَالَ ائْذَنْ لِي يَا رَسُولَ اللَّهِ أَنْ أَضْرِبَ أَعْنَاقَهُمْ . وَقَامَ رَجُلٌ مِنَ الْخَزْرَجِ وَكَانَتْ أُمُّ حَسَّانَ بْنِ ثَابِتٍ مِنْ رَهْطِ ذَلِكَ الرَّجُلِ فَقَالَ كَذَبْتَ أَمَا وَاللَّهِ أَنْ لَوْ كَانُوا مِنَ الأَوْسِ مَا أَحْبَبْتَ أَنْ تُضْرَبَ أَعْنَاقُهُمْ حَتَّى كَادَ أَنْ يَكُونَ بَيْنَ الأَوْسِ وَالْخَزْرَجِ شَرٌّ فِي الْمَسْجِدِ وَمَا عَلِمْتُ بِهِ فَلَمَّا كَانَ مَسَاءُ ذَلِكَ الْيَوْمِ خَرَجْتُ لِبَعْضِ حَاجَتِي وَمَعِي أُمُّ مِسْطَحٍ فَعَثَرَتْ فَقَالَتْ تَعِسَ مِسْطَحٌ فَقُلْتُ لَهَا أَىْ أَمَّ تَسُبِّينَ ابْنَكِ فَسَكَتَتْ ثُمَّ عَثَرَتِ الثَّانِيَةَ فَقَالَتْ تَعِسَ مِسْطَحٌ فَقُلْتُ لَهَا أَىْ أَمَّ تَسُبِّينَ ابْنَكِ فَسَكَتَتْ ثُمَّ عَثَرَتِ الثَّالِثَةَ فَقَالَتْ تَعِسَ مِسْطَحٌ فَانْتَهَرْتُهَا فَقُلْتُ لَهَا أَىْ أُمَّ تَسُبِّينَ ابْنَكِ فَقَالَتْ وَاللَّهِ مَا أَسُبُّهُ إِلاَّ فِيكِ . فَقُلْتُ فِي أَىِّ شَيْءٍ قَالَتْ فَبَقَرَتْ إِلَىَّ الْحَدِيثَ قُلْتُ وَقَدْ كَانَ هَذَا قَالَتْ نَعَمْ . وَاللَّهِ لَقَدْ رَجَعْتُ إِلَى بَيْتِي وَكَأَنَّ الَّذِي خَرَجْتُ لَهُ لَمْ أَخْرُجْ لاَ أَجِدُ مِنْهُ قَلِيلاً وَلاَ كَثِيرًا وَوُعِكْتُ فَقُلْتُ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَرْسِلْنِي إِلَى بَيْتِ أَبِي فَأَرْسَلَ مَعِي الْغُلاَمَ فَدَخَلْتُ الدَّارَ فَوَجَدْتُ أُمَّ رُومَانَ فِي السُّفْلِ وَأَبُو بَكْرٍ فَوْقَ الْبَيْتِ يَقْرَأُ فَقَالَتْ أُمِّي مَا جَاءَ بِكِ يَا بُنَيَّةُ قَالَتْ فَأَخْبَرْتُهَا وَذَكَرْتُ لَهَا الْحَدِيثَ فَإِذَا هُوَ لَمْ يَبْلُغْ مِنْهَا مَا بَلَغَ مِنِّي قَالَتْ يَا بُنَيَّةُ خَفِّفِي عَلَيْكِ الشَّأْنَ فَإِنَّهُ وَاللَّهِ لَقَلَّمَا كَانَتِ امْرَأَةٌ حَسْنَاءُ عِنْدَ رَجُلٍ يُحِبُّهَا لَهَا ضَرَائِرُ إِلاَّ حَسَدْنَهَا وَقِيلَ فِيهَا فَإِذَا هِيَ لَمْ يَبْلُغْ مِنْهَا مَا بَلَغَ مِنِّي قَالَتْ قُلْتُ وَقَدْ عَلِمَ بِهِ أَبِي قَالَتْ نَعَمْ . قُلْتُ وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَتْ نَعَمْ . وَاسْتَعْبَرْتُ وَبَكَيْتُ فَسَمِعَ أَبُو بَكْرٍ صَوْتِي وَهُوَ فَوْقَ الْبَيْتِ يَقْرَأُ فَنَزَلَ فَقَالَ لأُمِّي مَا شَأْنُهَا قَالَتْ بَلَغَهَا الَّذِي ذُكِرَ مِنْ شَأْنِهَا . فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ فَقَالَ أَقْسَمْتُ عَلَيْكِ يَا بُنَيَّةُ إِلاَّ رَجَعْتِ إِلَى بَيْتِكِ . فَرَجَعْتُ وَلَقَدْ جَاءَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَيْتِي فَسَأَلَ عَنِّي خَادِمَتِي فَقَالَتْ لاَ وَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَيْهَا عَيْبًا إِلاَّ أَنَّهَا كَانَتْ تَرْقُدُ حَتَّى تَدْخُلَ الشَّاةُ فَتَأْكُلَ خَمِيرَتَهَا أَوْ عَجِينَتَهَا وَانْتَهَرَهَا بَعْضُ أَصْحَابِهِ فَقَالَ أَصْدِقِي رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَتَّى أَسْقَطُوا لَهَا بِهِ فَقَالَتْ سُبْحَانَ اللَّهِ وَاللَّهِ مَا عَلِمْتُ عَلَيْهَا إِلاَّ مَا يَعْلَمُ الصَّائِغُ عَلَى تِبْرِ الذَّهَبِ الأَحْمَرِ فَبَلَغَ الأَمْرُ ذَلِكَ الرَّجُلَ الَّذِي قِيلَ لَهُ فَقَالَ سُبْحَانَ اللَّهِ وَاللَّهِ مَا كَشَفْتُ كَنَفَ أُنْثَى قَطُّ قَالَتْ عَائِشَةُ فَقُتِلَ شَهِيدًا فِي سَبِيلِ اللَّهِ قَالَتْ وَأَصْبَحَ أَبَوَاىَ عِنْدِي فَلَمْ يَزَالاَ عِنْدِي حَتَّى دَخَلَ عَلَىَّ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَقَدْ صَلَّى الْعَصْرَ ثُمَّ دَخَلَ وَقَدِ اكْتَنَفَنِي أَبَوَاىَ عَنْ يَمِينِي وَعَنْ شِمَالِي فَتَشَهَّدَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم فَحَمِدَ اللَّهَ وَأَثْنَى عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ ثُمَّ قَالَ " أَمَّا بَعْدُ يَا عَائِشَةُ إِنْ كُنْتِ قَارَفْتِ سُوءًا أَوْ ظَلَمْتِ فَتُوبِي إِلَى اللَّهِ فَإِنَّ اللَّهَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ " . قَالَتْ وَقَدْ جَاءَتِ امْرَأَةٌ مِنَ الأَنْصَارِ وَهِيَ جَالِسَةٌ بِالْبَابِ فَقُلْتُ أَلاَ تَسْتَحِي مِنْ هَذِهِ الْمَرْأَةِ أَنْ تَذْكُرَ شَيْئًا . فَوَعَظَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَالْتَفَتُّ إِلَى أَبِي فَقُلْتُ أَجِبْهُ . قَالَ فَمَاذَا أَقُولُ فَالْتَفَتُّ إِلَى أُمِّي فَقُلْتُ أَجِيبِيهِ . قَالَتْ أَقُولُ مَاذَا قَالَتْ فَلَمَّا لَمْ يُجِيبَا تَشَهَّدْتُ فَحَمِدْتُ اللَّهَ وَأَثْنَيْتُ عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ ثُمَّ قُلْتُ أَمَا وَاللَّهِ لَئِنْ قُلْتُ لَكُمْ إِنِّي لَمْ أَفْعَلْ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنِّي لَصَادِقَةٌ مَا ذَاكَ بِنَافِعِي عِنْدَكُمْ لِي لَقَدْ تَكَلَّمْتُمْ وَأُشْرِبَتْ قُلُوبُكُمْ وَلَئِنْ قُلْتُ إِنِّي قَدْ فَعَلْتُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَنِّي لَمْ أَفْعَلْ لَتَقُولُنَّ إِنَّهَا قَدْ بَاءَتْ بِهِ عَلَى نَفْسِهَا وَإِنِّي وَاللَّهِ مَا أَجِدُ لِي وَلَكُمْ مَثَلاً قَالَتْ وَالْتَمَسْتُ اسْمَ يَعْقُوبَ فَلَمْ أَقْدِرْ عَلَيْهِ إِلاَّ أَبَا يُوسُفَ حِينَ قَالََ : (فصبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ ) قَالَتْ وَأُنْزِلَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مِنْ سَاعَتِهِ فَسَكَتْنَا فَرُفِعَ عَنْهُ وَإِنِّي لأَتَبَيَّنُ السُّرُورَ فِي وَجْهِهِ وَهُوَ يَمْسَحُ جَبِينَهُ وَيَقُولُ " الْبُشْرَى يَا عَائِشَةُ فَقَدْ أَنْزَلَ اللَّهُ بَرَاءَتَكِ " . قَالَتْ وَكُنْتُ أَشَدَّ مَا كُنْتُ غَضَبًا فَقَالَ لِي أَبَوَاىَ قُومِي إِلَيْهِ . فَقُلْتُ لاَ وَاللَّهِ لاَ أَقُومُ إِلَيْهِ وَلاَ أَحْمَدُهُ وَلاَ أَحْمَدُكُمَا وَلَكِنْ أَحْمَدُ اللَّهَ الَّذِي أَنْزَلَ بَرَاءَتِي لَقَدْ سَمِعْتُمُوهُ فَمَا أَنْكَرْتُمُوهُ وَلاَ غَيَّرْتُمُوهُ وَكَانَتْ عَائِشَةُ تَقُولُ أَمَّا زَيْنَبُ بِنْتُ جَحْشٍ فَعَصَمَهَا اللَّهُ بِدِينِهَا فَلَمْ تَقُلْ إِلاَّ خَيْرًا وَأَمَّا أُخْتُهَا حَمْنَةُ فَهَلَكَتْ فِيمَنْ هَلَكَ وَكَانَ الَّذِي يَتَكَلَّمُ فِيهِ مِسْطَحٌ وَحَسَّانُ بْنُ ثَابِتٍ وَالْمُنَافِقُ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ أُبَىٍّ ابْنُ سَلُولَ وَهُوَ الَّذِي كَانَ يَسُوسُهُ وَيَجْمَعُهُ وَهُوَ الَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ هُوَ وَحَمْنَةُ قَالَتْ فَحَلَفَ أَبُو بَكْرٍ أَنْ لاَ يَنْفَعَ مِسْطَحًا بِنَافِعَةٍ أَبَدًا فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى هَذِهِ الآيَةَ : (ولاَ يَأْتَلِ أُولُو الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ ) إِلَى آخِرِ الآيَةِ يَعْنِي أَبَا بَكْرٍ : (أنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ) يَعْنِي مِسْطَحًا إِلَى قَوْلِهِ : (ألاَ تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ ) قَالَ أَبُو بَكْرٍ بَلَى وَاللَّهِ يَا رَبَّنَا إِنَّا لَنُحِبُّ أَنْ تَغْفِرَ لَنَا وَعَادَ لَهُ بِمَا كَانَ يَصْنَعُ . قَالَ أَبُو عِيسَى هَذَا حَدِيثٌ حَسَنٌ صَحِيحٌ غَرِيبٌ مِنْ حَدِيثِ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ . وَقَدْ رَوَاهُ يُونُسُ بْنُ يَزِيدَ وَمَعْمَرٌ وَغَيْرُ وَاحِدٍ عَنِ الزُّهْرِيِّ عَنْ عُرْوَةَ بْنِ الزُّبَيْرِ وَسَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ وَعَلْقَمَةَ بْنِ وَقَّاصٍ اللَّيْثِيِّ وَعُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ عَنْ عَائِشَةَ هَذَا الْحَدِيثَ أَطْوَلَ مِنْ حَدِيثِ هِشَامِ بْنِ عُرْوَةَ وَأَتَمَّ .

Hata bildir

Câmiu't-Tirmizî 3180 metninde gördüğünüz hatayı bildirin. Bildiriminiz incelendikten sonra düzeltilir.

Hata türü